Önerilen Aramalar

Belirsiz Alacak Davası ile Kısmi Dava Türüne Yargıtay Perspektifinden Genel Bir Bakış

10.11.2021

Tüm Makaleler
İstem konusunun bölünebilir olduğu durumlarda tamamının değil, yalnızca belli bir kesiminin dava edilmesi halinde kısmi dava söz konusu olmaktadır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (“HMK”) 107. maddesinde yapılan düzenleme ile talep sonucunun belirlenemediği hallerde kısmi davaya nazaran daha kolay bir yol olan belirsiz alacak davası seçeneği getirilmiş, böylelikle alacaklıya, alacağının belirlenebilen kısmı üzerinden harç yatırarak açacağı dava kapsamında karşı tarafın iznine veya ıslah yoluna başvurmasına gerek olmadan talep sonucunu kesin olarak belirleme olağanı tanınmıştır.
Bununla birlikte; başvurulan dava türü çerçevesinde koşulları oluşmadan yahut talebin niteliği itibarıyla uyuşmazlığın söz konusu olduğu durumlar ile dava dilekçesi kapsamında tam olarak talep sonucunun belirlenemediği haller bakımından Yargıtay, zaman içerisinde çeşitli kararlar vermiştir. Aşağıda, bu dava türlerine ilişkin genel bilgiler ile HMK’nın sessiz kaldığı, uygulamada tam anlamıyla birlik bulunmayan tartışmalı hususlar ele alınacaktır.

I. KISMİ DAVA
i. Nedir, Ne Değildir?
İstem konusunun; (i) aynı hukuki ilişkiden kaynaklanması, (ii) niteliği bakımından bölünebilir olması ve (iii) kısmi davaya konu edilmesi açıkça hakkın kötüye kullanılmasını teşkil etmemesi halinde tümünün değil, belirli bir kısmının talep edilmesi, kısmi davadır.2 6644 sayılı Kanun ile HMK m. 109/II’de yapılan değişiklik neticesinde kısmi dava açılabilmesi bakımından alacağın tartışmalı veya belirsiz olup olmamasının önemi kalmamıştır.

Kısmi dava açılabilmesi için açılan davanın kısmi dava olduğunun dava dilekçesinde açıkça yazılması gerekmemekte, dava dilekçesindeki açıklamalardan davacının alacağının daha fazla olduğunun ve şimdilik bu kadarını dava ettiğinin anlaşılması yeterli kabul edilmektedir.3 Özellikle "fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak" veya "şimdilik alacağın belirli bir miktarının dava edildiği" belirtilerek açılan dava, kısmi dava niteliğindedir.4

Buna karşılık, davacının, alacağın yalnız bir kesimi için dava açtığı dava dilekçesi içeriğinden saptanamıyorsa tam dava açmış sayılır.5 Keza, Yargıtay’a göre davacının aynı davalıdan farklı hukuksal ilişkilere dayanarak birden fazla istemi varsa bunlardan yalnızca birini veya birkaçını isteyerek açtığı dava kısmi dava değildir.6

Ayrıca, kısmi dava açılması mümkün olan durumlarda, davacının yargılama giderlerinden tasarruf etmek için kısmi dava açmasında korunmaya değer bir hukuksal yararının olduğu kabul edilmekle birlikte, bir alacağın keyfi olarak küçük parçalara bölünerek her parça için ayrı ayrı dava açılmasında korunmaya değer bir hukuksal yararın bulunmadığına hükmedilmiştir.7

ii. Sonuçları Nelerdir?
Feragat bakımından: 1086 sayılı Kanun dönemindeki “saklı tutulduğu açıkça belirtilmeyen kısımdan zımnen feragat” uygulamasının terk edilmiş olması ile kısmi dava açılırken dava konusu edilmeyen bölümün saklı tutulduğu açıkça belirtilmemiş olması halinde haktan zımnen feragat edilmiş sayılmayacaktır.

Davaya konu edilmeyen kısım ayrı bir davayla talep edilebilecek veya aynı davada ıslah yoluyla dava konusuna dahil edilebilecektir. Yargıtay'a göre, kısmi davadan sonra açılan ek davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması ve davacının hukuksal yararının bulunması koşullarının birlikte varlığı durumunda birden fazla ek dava açılması da kural olarak mümkün kabul edilmektedir.8

Zamanaşımı bakımından: Kısmi dava yalnızca dava konusu edilen alacak için, davanın açıldığı tarihten itibaren zamanaşımını keser. Dava dışı tutulan alacak tutarı bakımından zamanaşımı işlemeye devam eder. Dava dışı tutulan alacak bakımından zamanaşımı, ek davanın açıldığı ya da kısmi ıslah isteminde bulunulduğu andan itibaren kesilir.

Faiz bakımından: Kısmi davada faiz, dava edilecek alacak kesimi bakımından bir başlangıç belirtilmemişse bu davanın açıldığı andan itibaren, dava dışı tutulan alacak kesimi bakımından ise ek davanın açıldığı ya da kısmi ıslah isteminde bulunulduğu andan itibaren hesaplanır ve yürütülür. Böylelikle dava edilmeyen ve saklı tutulan miktar bakımından karşı taraf temerrüde düşmemektedir.9

Yargıtay'ın 24.05.2019 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı'na göre, kısmi dava dilekçesindeki faiz istemi, kısmi ıslah ile artırılan alacak tutarı için de geçerli kabul edilmiştir. Böylece, bir miktar alacağın faizi ile tahsiline karar verilmesinin talep edildiği kısmi davada, dava konusu miktarın kısmi ıslah ile faiz belirtilmeksizin artırılması durumunda, artırılan miktar bakımından dava dilekçesindeki faiz istemine bağlı olarak faize hükmedilecektir.10

Kısmi davada verilen kararın ek davaya etkisi bakımından: Kısmi davayı gören mahkeme, taleple bağlılık ilkesi gereği, alacağın kısmi dava konusu yapılan bölümü hakkında hüküm kurabilecek ve dava dışı bırakılan alacak kesimi hakkında karar veremeyecektir.11

Kısmi dava sonunda verilen ve kesinleşen kararın tespite ilişkin bölümü sonradan açılan ek dava için kesin hüküm oluşturur. İkinci davaya bakan mahkeme, kısmi davanın davalının sorumluluğuna ilişkin bu tespit bölümüyle bağlıdır. Kesin hüküm bulunan bir konuda mahkemenin bu yönün doğruluğunu yeniden araştırma ve inceleme konusu yapmasına hukuken olanak bulunmamaktadır.12

Bununla birlikte, kısmi davada verilen kararın sonradan açılan ek davada kesin kanıt oluşturabilmesi için kesinleşmiş olması gerekir. Özellikle kısmi dava sonunda verilen karar yasa yolu evresinde bozulmuşsa ilk dava henüz derdest olduğundan kısmi davada yer verilen karar ek davada kesin kanıt oluşturamaz.13

Kısmi dava sürerken ek davanın açılmış olması halinde davalı ilk itirazda bulunarak birleştirme istememişse kısmi dava ile ek dava birleştirilemez. Ancak ek davaya bakan mahkeme kısmi davanın sonuçlanmasını bekletici sorun yapmalıdır. Zira kısmi dava tamamen veya kısmen reddedilirse bu karar, ek dava için kesin hüküm oluşturacaktır; kısmi dava tamamen kabul edilirse de kararın tespite ilişkin bölümü ek dava için kesin hüküm oluşturacaktır.14

(i) Kısmi davanın tümüyle reddedilmesi ve bu ret kararının kesinleşmesi durumunda, verilen karar tüm alacak hakkında kesin hüküm oluşturur.15 Böylece, henüz dava konusu edilmeyen kısım için artık ek dava açılamayacaktır.

(ii) Kısmi davanın kısmen kabul edilip kısmen de reddedilmesi durumunda kabul edilen ve reddedilen her iki bölüm yönünden de kesin hüküm oluşur. Bu durumda davacının kısmen kabul edilenden fazla alacağı olmadığı sabit olduğu için davacı alacağının henüz dava konusu etmediği kesimi için ek dava açamayacaktır.

(iii) Kısmi dava tümüyle kabul edilir ve bu karar kesinleşirse kararın tespit bölümü açılan ek dava için kesin hüküm oluşturur. Bu durumda kısmi davada ileri sürülmeyen ilk itirazlar, ek davada davacı yararına usulü kazanılmış hak doğuracaktır. Örneğin davalı, kısmi davada tahkim itirazında bulunmamışsa ek dava için bu husus davacı yararına usuli kazanılmış hak oluşturacaktır.16

Ek olarak, Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre kural olarak kısmi davada alınan bilirkişi raporları açılan ek dava yönünden kesin kanıt oluşturmayacaktır. Ancak kısmi davada kesinleşen hükme esas alınan rapor tümüyle inceleme ve itiraz konusu yapılıp tüm yargısal denetim yollarından geçerek toplam alacak miktarını ortaya koyacak şekilde kesinleşmiş ve taraflar yönünden yargısal denetim yolları tüketilerek usuli kazanılmış haklar doğmuşsa kesin kanıt olarak değerlendirilmesi gerekecektir.17 Özellikle, kısmi davada verilen kararın temyiz incelemesi sırasında, bilirkişi raporuna yönelik temyiz itirazları incelenip reddedilerek karar onanmış ise bu davada hükme esas alınan rapor da ilgili taraflar yönünden kesinleşmiş olur ve bu raporun yeniden inceleme konusu yapılması hukuken mümkün olmaz.18

iii. Hangi Talepler Kısmi Davaya Konu Edilemez?
Aynı hukuki ilişkiden kaynaklanmayan, niteliği bakımından bölünebilir olmayan veya kısmi davaya konu edilmesinde hukuki yararın bulunmadığı yahut dürüstlük kuralına aykırılığın söz konusu olduğu talepler bakımından kısmi dava açılması mümkün değildir.

Bu kapsamda, Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre manevi tazminat davaları kısmi dava biçiminde açılamamaktadır.19

II. BELİRSİZ ALACAK DAVASI
i. Nedir, Ne Değildir?
İstem konusunun; (i) gerçek miktar ya da değerinin belirsiz olması ve (ii) dayandığı hukuki ilişkinin dava dilekçesinde gösterilmesi ve bunun için asgari bir miktar ya da değerin belirlenmesi halinde açılan dava, belirsiz alacak davasıdır.

Belirsiz alacak davası; (i) davanın başında talep sonucunun tam olarak belirlenememesi sebebiyle davacının yüksek yargılama giderine mahkûm olması, (ii) belirlenemeyen alacağın zamanaşımına uğraması ve (iii) ikinci bir dava açılması ile çelişik hüküm verilmesi risklerinin bertaraf edilmesi bakımından uygulamada önemli işleve sahiptir.

2020 yılında 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle belirsiz alacak için kısmi dava açılabilen durumlarda tespit davası da açılabileceğine yönelik yasal düzenleme (HMK m. 107/III) yürürlükten kaldırılarak belirsiz alacak davasının yalnızca edim davası olarak açılabileceği belirlenmiştir.

Belirsiz alacak davası açma olanağı olan davacının, bu dava yerine bir tespit davası açmasında hukuksal yarar yoktur. Alacağın belirlenememesi durumu, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen alacağın miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak olanaksızlığa dayanması gerekir.20 Baştan bilinen veya tespit edilmesi objektif olarak mümkün olan durumlar için belirsiz alacak davası açılamaz.21

Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmadığı, bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da gerçekten olanaksız olduğu durumlarda, alacağın miktarının belirlenmesi karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale gelecekse alacak, belirsiz kabul edilmelidir.22

ii. Sonuçları Nelerdir?
Zamanaşımı bakımından: Belirsiz alacak davası açılması durumunda, zamanaşımı -alacağın kesin olarak belirlendiği tarihe bakılmaksızın- dava sonunda belirlenen alacağın tümü için ve davanın açıldığı tarihte kesilmiş sayılmaktadır.

Faiz bakımından: Belirsiz alacak davasında, davanın açıldığı anda belirsiz olan alacağın tümünün hüküm altına alınması istenildiği için yalnızca geçici istem sonucu değil alacağın tümü bakımından davanın açıldığı andan itibaren faize karar verilecektir.23

Talep sonucunun belirlenmesi bakımından: HMK m. 107/II uyarınca belirsiz alacak davası kapsamında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilecektir.24 Davacının bu durumda bakiye harcı yatırması gerekecektir.25 Bu durumda istem artırımı ve harç tamamlanması işlemi ıslah olmadığından, ıslaha ilişkin hükümler uygulama alanı bulmayacaktır.26

Bununla birlikte, Mahkemece verilecek iki haftalık kesin süre içerisinde talebin belirlenmemesi halinde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanacaktır.

Koşulları oluşmadan belirsiz alacak davası açılması halinde:
(i) Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin önceki kararlarına göre: Belirsiz alacak davasında hukuksal yararın tamamlanabilir dava koşulu olduğu görüşü ile, hukuksal yarara ilişkin dava koşulunun eksik olması durumunda davanın hemen reddedilmemesi, davacıya süre verilerek dava koşulunun tamamlattırılmasının gerektiği yönünde kararlar verilmekteydi.27

(ii) Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin son uygulamasına göre: Davacıya herhangi bir süre verilmeden davanın hukuksal yarar yokluğundan reddinin gerektiği yönünde kararlar verilmektedir. 7251 sayılı Kanun ile HMK m. 107'de yapılan değişikliklerin koşulları olmadığı halde açılan belirsiz alacak davasında davacıya süre verilerek hukuksal yarar eksikliğini tamamlama olanağı tanımamaktadır.28

(iii) Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nun 07.07.2020 tarih ve 173 sayılı kararı ile aynı uyuşmazlıkların temyiz incelemesini yapmakla görevli 22. Hukuk Dairesi'nin kapatılması ve tüm işlerin 9. Hukuk Dairesi'ne devredilmesi üzerine sağlanan içtihat birliğine göre: davanın açıldığı tarihte alacağın miktarı yahut değeri belirlenebilir durumda ise, dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmelidir.29

(iv) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na göre: koşulları oluşmadan belirsiz alacak davası açılması durumunda, dava, hukuksal yarara ilişkin dava koşulu eksikliği nedeniyle hemen usulden reddedilmemelidir. Bu durumda;

(a) Davacı, verilen bir haftalık kesin süre içinde davanın belirsiz alacak davası olduğunu beyan etmiş ve belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli koşullar mevcut ise dava belirsiz alacak davası olarak görülüp sonuçlandırılmalıdır.

(b) Davacı, belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli koşullar bulunmakla birlikte, açmış olduğu davanın kısmi dava olduğunun belirtmiş ise bu durumda mahkeme, davayı kısmi dava olarak kabul edip yargılamayı sürdürmelidir.

(c) Davacı, davasının belirsiz alacak davası olduğunu mahkemeye bildirmemiş olmakla birlikte belirsiz alacak davasının koşulları bulunmuyor ve fakat kısmi dava açılabilmesi mümkün ise bu durumda mahkemece, açılmış olan dava, doğrudan bir ara kararıyla bir kısmi dava olarak nitelendirilmek suretiyle görülüp karara bağlanmalıdır.30

iii. Hangi Talepler Belirsiz Alacak Davasına Konu Edilemez?
Genel olarak: Alacağın gerçek miktar ya da değerinin belirlenebilme imkanının bulunduğu veya tespit edilmesi objektif olarak mümkün durumlarda belirsiz alacak davası açılması mümkün değildir. Örneğin, sözleşmeden kaynaklanan bir davada alacak miktarı taraflar arasında tartışmalı olabilecektir. Bu durum istem sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyeceği anlamına gelmeyecek ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyecektir.

Delil tespiti yapılan haller bakımından: Davadan önce zarar miktarını delil tespiti yoluyla kesin olarak saptanmış ve dava dilekçesinde de tespit dosyasına yollama yapılarak zararın giderilmesi istenmişse belirsiz alacak davası açılamaz.32

İhtarnamede talep edilen tutarların açık şekilde belirtildiği haller bakımından:
(i) Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 15.11.2013 tarihli bir kararında: Davacının açıkça talep konusu uyuşmazlığın miktarını kendisi tarafından keşide edilen ihtarname ile 45.000,00 TL olarak belirlemiş olmasına rağmen bu bedelin yalnızca fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydı ile 10.000,00 TL’si tutarında kısmi dava açmış olduğundan uyuşmazlık konusunun davacı tarafça açıkça belirlenmiş olması nedeni ile kısmi dava açmakta hukuksal yararı bulunmadığına ve davacının açık talebi karşısında ortada belirsiz alacak davasının koşullarının oluşmadığına hükmetmiştir.33

(ii) Daha sonra, Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 18.06.2015 tarihli bir kararında: Davadan önce davalılara gönderilen ihtarnamelerde bedelin belirtilmiş olmasının davanın belirli bir alacak davası olduğu anlamına gelmeyeceğine ve davanın belirsiz alacak davası niteliğinde olduğunun kabul edilmesi gerektiğine hükmetmiştir.34

(iii) Bununla birlikte, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 10.04.2018 tarihli bir kararında: Davacının ihtarnamede belirttiği açık ve kesin beyanlarının kendisini bağlayacağına ve davacı alacağının buna göre hüküm altına alınması gerektiğine hükmetmiştir. 35

Eser sözleşmelerinden kaynaklı hakediş bedelleri bakımından:
Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 03.04.2017 tarihli bir kararında: Davanın belirsiz alacak davası koşullarını haiz olmadığı ancak miktar belirterek talepte bulunulduğundan kısmi dava olarak nitelendirilmesi gerektiğine hükmetmiştir.

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 21.09.2017 tarihli bir kararında: Belirsiz alacak davası olduğu açıklanan davanın Daire’nin 10.07.2013 gün 2012/6728 Esas 2013/4521 Karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.03.2016 gün 2014/15-430 Esas 2016/207 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere davanın belirsiz alacak davası olarak görülüp yürütülmesinin mümkün olmadığına hükmetmiştir.36

İşçi alacakları bakımından: 
Davacı; işe başlangıç ve işten ayrılış tarihini, kaç yıldır çalıştığını, son brüt ve net ücretinin ne olduğunu, günlük ve haftalık çalışma sürelerini, ne kadar izin kullandığını bildiği ve bu bilgilere göre hesap yapılabilecek olduğu için işçi alacaklarına ilişkin davaların kural olarak belirsiz alacak davası şeklinde açılması mümkün değildir. Yargıtay'a göre işçinin kendisinin bilmediği çalışma süresini, tanıkların bildiğini veya bilirkişinin bileceğini varsaymak ispat kurallarına da yaşamın olağan akışına da aykırı kabul edilmiştir.37

İşçi alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olmayacağı konusunda Yargıtay'ın iş davalarına bakan daireleri olan 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu içtihatları arasında ortaya çıkan farklılığın giderilmesi için yapılan başvuru üzerine, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Kurulunca işçi alacaklarının çok çeşitli tür, nitelik ve kapsamda olması, somut olayın özelliklerine göre oldukça değişkenlik göstermesi, hatta aynı tür işçi alacaklarında bile somut olayın özellikleri itibarıyla işçi alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olmayacağı konusunda soyut ve genel nitelikte, her bir olayda geçerli olacak ölçüde bir karar alınamayacağından içtihadı birleştirmeye gerek olmadığı yönünde karar verilmiştir.38

Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre, alacağın hangi durumlarda belirsiz, hangi durumlarda belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin gözetilerek sonuca gidilmesi gerekir. İş yargılamasında alacağın belirsiz olması ölçütleri her bir istem için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Öte yandan, aynı dava dilekçesinde bazı alacaklar için belirsiz alacak davası bazıları için kısmi dava açılmasına yasal bir engel bulunmamaktadır.39

Yargıtay’ın son uygulamasına göre:
  • Kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ücreti ve ücret alacakları işçi tarafından bilinmekle kural olarak belirsiz alacak davasına konu edilmez. Ancak hesabın unsurları olan sosyal hakların (ayni olarak sağlanan yemek yardımı gibi) miktarının belirlenmesi işveren tarafından sunulacak belgelere göre belirlenecek ise kıdem ve ihbar tazminatı belirsiz alacak davasına konu edilebilir.40
  • İkramiye ve sosyal yardım alacakları da belirsiz alacak sayılmaz. Zira davacı kendisine ödenen aylık ücret miktarını ve kendisine işverence yapılan ödemeleri belirleyebilecek durumdadır.41
  • Fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacakları yazılı belgelere ve iş yeri kayıtlarına dayanmayıp tanık anlatımlarına dayanıyorsa belirsiz alacak sayılırlar. İşçinin uzun süre aynı şekilde çalışması, izin kullanmaması ve tatil günlerinde dinlenmemesi veya yıllarca sürekli çalışması yaşamın olağan akışına aykırı olması nedeniyle hüküm altına alınan fazla çalışma ve tatil ücreti alacaklarından dosya içeriğine uygun bir indirim yapılması gerekir. Mahkemenin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, fazla çalışma ücreti ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının belirsiz alacak davası konusu olabileceği kabul edilmelidir.42
  • Geç ödenen yaşlılık aylığının tahsili istemi belirsiz alacak davasına konu edilemez.43
İşverenin maddi hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerini (belge ve bordro düzenleme gibi) yerine getirmemesi, tuttuğu belgelerin gerçeği yansıtmaması, davadan önce işçinin alacaklarını inkar etmesi ya da ikrar etmekle birlikte yerine getirmemesi, davacıya kural olarak belirsiz alacak davası açma olanağı vermez, bu durumda alacak miktarı veya değeri belirlenebiliyorsa belirsiz alacak davası açılamaz.44

III. FAZLAYA İLİŞKİN HAKLARI SAKLI TUTMAK VEYA TUTMAMAK
Fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmamış, davanın kısmi dava veya belirsiz alacak davası olduğu da belirtilmemiş ise: Dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmamış ve kısmi dava ibaresine de yer verilmemiş olması halinde açılmış olan davanın, belirsiz veya kısmi dava olarak kabul edilemeyeceği, davacının talebini sınırlandırılmış sayılması gerektiği kabul edilmektedir.45

Yalnızca fazlaya ilişkin hakların saklı tutulduğu belirtilmiş ise: Davacı tarafından dava dilekçesinde sadece “…fazla ilişkin haklarımız saklı kalmak kaydıyla…” ifadesiyle açılan davaların ise belirsiz alacak davası mı kısmi alacak davası olarak kabul edileceği konusunda Yargıtay Hukuk Daireleri tarafından zaman içerisinde farklı kararlar verilmiştir. Bu kapsamda, örneğin;
(i) Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 17.03.2020 tarihli bir kararında: her ne kadar dava “fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak kaydıyla” açılmış ise de talep konusunun incelenmesi neticesinde belirsiz alacak davası veya kısmi davanın söz konusu olmadığını ve tam davanın söz konusu olduğuna hükmetmiştir.

(ii) Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 02.03.2016 tarihli bir kararında: Davacı vekilinin dava dilekçesinde belirsiz alacak davası açtığını belirtmesine karşın, sonuç kısmında “fazlaya ilişkin tüm hakları saklı kalmak kaydıyla” dedikten sonra alacağın 310.000,00 TL lik kısmının tahsiline karar verilmesini talep etmesi karşısında dava dilekçesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde kısmi dava açıldığının kabul edilmesi gerektiğine hükmetmiştir.46

(iii) Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 04.02.2015 tarihli bir kararında: Davacının dava dilekçesinde dava değeri olarak 3.005,00 TL göstererek fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğu davada, davalıdan talep edilebilecek tutar kapsamının yargılama safahatinde belirlenecek olmasını göz önünde bulundurarak fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasının belirsiz alacak davası niteliğinde olduğuna hükmetmiştir.47

Son olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 07.07.2021 tarihli güncel bir kararında: Belirsiz alacak davasının niteliği gereği istisnai bir dava türü olmakla davasını belirsiz alacak davası olarak açan kişinin bunu dilekçesinde açıkça belirtmesi ve “…FAZLA İLİŞKİN HAKLARIMIZ KALMAK KAYDIYLA…AÇILAN DAVALARIN KISMİ ALACAK DAVASI OLARAK KABUL EDİLMESİ GEREKTİĞİNE ve ayrıca dava devam ederken “..davamız belirsiz alacak davasıdır” şeklinde beyan ile davanın türünü değiştirmenin mümkün olmadığına hükmedilmiştir.48

IV. SONUÇ
Uygulamada belirsiz alacak davası ve kısmi dava bakımından beklenmeyen sonuçlar ile karşılaşmamak adına; başvurulan dava türü yönünden koşulların oluşmuş, dava dilekçesi kapsamında talep sonucunun doğru ve tam olarak belirlenmiş ve talebin niteliği itibarıyla dava türü ile hukuki uyarlığın mevcut olduğu hususlarının teyit edilmesi ve yüksek mahkemenin uygulamaya ışık tutan kararlarının takip edilmesi önem arz etmektedir.

MORAL & PARTNERS
Korhan Bakır, Kıdemli Avukat
Burak Batı, Avukat
Mehmet Totan, Stajyer Avukat


1 Uygulamacılar İçin Medeni Usul Hukuku El Kitabı, İsmail Ercan, Mayıs 2021 / 6. Baskı; Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez, Prof. Dr. Oğuz Atalay, Prof. Dr. Muhammet Özekes Eylül 2021 / 9. Baskı; Belirsiz Alacak Davası (HMK m. 107), Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez Ekim 2011 / 1. Baskı; Kısmi Dava, Dr. Cenk Akil Nisan 2014 / 1. Baskı
2 Aksi durumda, yani alacağın tümünün dava edilmesi halinde hukuksal ilişkinden doğan alacağın tamamı dava ile mahkeme önüne getirilmekte, dava edilmeyen bir alacak kesimi bulunmamaktadır. (İBBGK, 24.05.2019, 2017/8 E., 2019/3 K.) (RG, 27.09.2019, 30901)
3 HGK, 17.10.2012, 2012/9-838 E., 2012/715 K.
4 HGK, 15.11.2018, 2016/10-1082 E., 2018/1719 K.
5 Yargıtay 3. H.D., 17.06.2013, 2013/8522 E., 2013/10252 K.
6 HGK, 15.11.2018, 2016/10-1082 E., 2018/1719 K.
7 Yargıtay 3. H.D., 17.06.2013, 2013/8522 E., 2013/10252 K.
8 İBBGK, 24.05.2019, 2017/8 E., 2019/3 K. (RG, 27.09.2019, 30901)
9 HGK, 09.10.2002, 2002/9-809 E., 2002/802 K.
10 İBBGK, 24.05.2019, 2017/8 E., 2019/3 K. (RG, 27.09.2019, 30901)
11 Yargıtay 11.H.D., 09.11.1998, 1998/6198 E., 1998/7542 K.
12 HGK, 18.04.2007, 2007/15-126 E., 2007/210 K.
13 Yargıtay 3.H.D., 01.02.2005, 2005/263 E., 2005/511 K.
14 HGK, 09.11.1998, 1998/15-572 E. 1998/898 K; HGK, 02.06.1982, 1981/11-1130 E., 1982/549 K.
15 HGK, 13.03.2015, 2013/7-1728 E., 2015/1036 K.
16 Yargıtay 11. H.D., 13.09.1999 199/5412 E., 1999/6635 K.
17 Yargıtay 3. H.D., 14.03.2013, 2013/2342 E., 2013/4474 K.
18 HGK, 13.03.2015, 2013/7-1728 E., 2015/1036 K.
19 Yargıtay 4. H.D., 15.12.2003, 2003/9076 E., 2003/14809 K.
20 Yargıtay 22. H.D., 16.06.2014, 2013/15167 E., 2014/17279 K.
21 Yargıtay 10. H.D., 01.03.2012, 2010/9799 E., 2012/3613 K.
22 Yargıtay 22. H.D., 16.06.2014, 2013/15167 E., 2014/17279 K.
23 İBBGK 24.05.2019, 2017/8 E., 2019/3 K. (RG, 27.09.2019, 30901)
24 2020 yılında 7251 sayılı Kanun ile getirilen bu düzenleme öncesinde alacağın tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu ana ilişkin tartışmalar son bulmuş; ve bu anın mahkemece belirleneceği düzenlenmiştir.
25 Yargıtay 9. H.D., 09.09.2014, 2014/25790 E., 2014/25766 K.
26 Yargıtay 9. H.D., 21.10.2020, 2018/9284 E., 2020/12864 K.
27 Yargıtay 9. HD., 25.3.2015, 2015/4494 E., 2015/12005 K.
28 Yargıtay 9. H.D., 11.11.2020, 2017/18480 E., 2020/15813 K.; 9. H.D., 06.10.2020, 2016/24262 E., 2020/10629 K.
29 Yargıtay 9. H.D., 28.09.2020, 2016/25462 E., 2020/9463 K.
30 HGK, 16.05.2019, 2016/22-1166 E., 2019/576 K.
31 Yargıtay 10. H.D., 01.03.2012, 2010/9799 E., 2012/3613 K.
32 Yargıtay 3. H.D., 13.01.2014, 2013/15619 E., 2014/122 K.
33 Yargıtay 11. HD., 15.11.2013, 2012/19128 E., 2013/20655 K.
34 Yargıtay 11. HD., E. 2014/9966, K. 2015/8462, T. 18.06.2015
35 Yargıtay 9. H.D., 10.04.2018, 2015/24623 E., 2018/8335 K.
36 Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 21.09.2017, 2016/3148 E., 2017/3098 K.
37 Yargıtay 22. H.D., 11.02.2014, 2014/442 E., 2014/2051 K.
38 İBBGK, 15.12.2017, 2016/6 E., 2017/5 K.
39 HGK, 17.01.2018 2016/22-2181 E, 2018/24 K; Yargıtay 9.H.D. 11.11.2020, 2017/18480 E, 2020/15813 K.
40 Yargıtay 9. H.D., 11.11.2020, 2017/18480 E., 2020/15813 K.; 9. H.D., 06.10.2020, 2016/24262 E., 2020/10629 K.
41 Yargıtay 22. H.D., 11.02.2014 E., 2014/2051 K.
42 HGK, 17.09.2019, 2016/22-43 E., 2019/882 K.
43 Yargıtay 10. H.D., 01.03.2012 E., 2012/3613 K.
44 Yargıtay 22. H.D., 16.06.2014, 2013/15167 E., 2014/17279 K.
45 Yargıtay 4. H.D., 2019/2715 E., 2019/4717 K.
46 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 02.03.2016 2014/15-439 E., 2016/207 K.
47 Yargıtay 13. H.D., 4.2.2015, 2015/1133 E., 2015/2463 K.
48 HGK, 07.07.2021, 2021/485 E., 2021/971 K.

Benzer Makaleler
Türk Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukukunda, konsinye satış şartı ve konsinye satış sözleşmesi diye anılan sözleşme türü açıkça düzenlenmemiş bir kavram olup sözleşme serbestisi kapsamında uygulama ve öğretide gelişmiş, yargı kararları ve ikincil hukuk kaynaklarında sıkça ifade bulmuş bir kavramdır.
Türk Rekabet Kurumu (“Kurum”) tarafından Birleşme ve Devralma rejimini diğer mehaz Avrupa Birliği (“AB”) hukuklarıyla yeknesak kılmak adına 1997/1 sayılı Rekabet Kurulu’ndan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ’i yürürlükten kaldırılarak
İnternet, günümüzde enformasyon ve iletişim teknolojilerinde meydana gelen gelişmelerle birlikte, ekonomiye yön veren en önemli platformlardan biri haline gelmiştir.
Rusya ve Ukrayna arasında bir süredir gözlemlenmekte olan diplomatik gerginlik ve zıtlaşmaların yerini sıcak çatışma ve Rusya tarafından bazı Ukrayna topraklarının işgaline bırakması ile birlikte, Dünya ülkeleri bu duruma tepkiler göstererek Rusya’ya karşı çeşitli yaptırımlar uygulamaya başlamıştır.
2021 yılı, Türk Rekabet Hukuku bakımından birçok ilke imza atılan bir yıl oldu. Geçtiğimiz son 10 yıldaki gelişmelere kıyasla, 2021 yılında, sadece 1 yıl içinde, Türk Rekabet Hukuku uygulamasına, çeşitli içtihatlar ve mevzuat oluşumları aracılığıyla ciddi bir ivme kazandırıldı.
Türk Borçlar Kanununun en önemli düzenlemelerinden biri olan satış sözleşmelerinde üzerinde durulması gereken en önemli konu satışın yapılmasından sonra satılan üründe ayıp ortaya çıkması ve ayıp halinde alıcının hakları ile satıcının yükümlülüklerinin neler olduğudur. Bu yazımızda da özel olarak ayıp halinde tarafların hak ve yükümlülükleri ile bunlar için düzenlenmiş şekil şartlarından bahsedilmektedir.
Ticari hayatta teşebbüsler, faaliyet içerisinde bulunduğu diğer sektör oyuncularından olan alacaklarını tahsil etmek adına alacaklarını taşınmaz ipoteği ile teminat altına alma yöntemini sık sık tercih etmektedir.
“Takas Edilemez/Değiştirilemez Jetonlar’ın ("NFT"- Non-Fungible Token) kullanımının blok zincir teknolojisi ile yaratıcı fikri mülkiyeti birleştirmede kazandığı popülerlik günbegün artmaktadır.
Ticari hayatta teşebbüslerin faaliyetlerini baskı altında olmaksızın serbesti ile gerçekleştirebilmesi, teşebbüslerin bulunduğu pazardaki varlığını koruyabilmesinin yanında son alıcı olan tüketicilerin adil fiyatlandırma ve kaliteli ürün dengesinde piyasaya sunulmuş son üründen faydalanabilmesi açısından da önem taşımaktadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (“Bakanlık”) İş Yerlerinde Covid-19 Tedbirleri başlıklı duyurusu (“Duyuru”) 3 Eylül 2021 tarihinde Bakanlık internet adresinde yayımlanmıştır.
Yazımız kapsamında, En Çok Kayrılan Müşteri koşulunun tanımı ile ticaret hayatındaki temel fonksiyonu ve Türk Rekabet Hukuku kapsamındaki yeri değerlendirilecektir.
Bu makale İcra ve İflas Kanunu’nda Değişiklik Yapan Torba Kanu’nun ne getirdiğine değinmektedir.
2019 yılı Aralık ayından beri hayatımızda yer alan Koronavirüs (“Covid-19”) ile birlikte maskeli, sosyal mesafeli yaşam tarzı yeni normal haline geldi.
Avrupa ve Amerika’da yaklaşık kırk yıla yakın bir süredir uygulanan uyuşmazlık çözüm yöntemi olan arabuluculuk kurumu günümüzde ülkemizde de en sık kullanılan alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden birisidir.
Arabuluculuk Sonucunda Yapılan Milletlerarası Sulh Anlaşmaları Hakkında Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nun (“Singapur Konvansiyonu/Konvansiyon”) Onaylanması Hakkında Karar (“Karar”), 22 Nisan 2021 tarihli ve 31462 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Karar ile beraber, Konvansiyon’a ilişkin iç hukuk onay süreci tamamlanmış olup; Türkiye’nin onayı, 22 Ekim 2021 tarihine kadar Birleşmiş Milletler’in New York’ta bulunan merkezine tevdii edilecektir.
Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun (“Kanun”), 19 Aralık 2018 tarihli ve 30630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Kanun uyarınca, arabuluculuk ile ilgili oldukça önemli düzenlemeler mevcuttur. 1 Ocak 2019 tarihi itibariyle yürürlüğe girecek olan düzenleme uyarınca konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat taleplerine ilişkin ticari davalarda arabuluculuk dava şartı haline getirilmiştir.
“Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara (“Karar”) İlişkin Tebliğ’de (Tebliğ No: 2008-32/34) (“Tebliğ”) Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2018-32/51)” (“Değişiklik Tebliği”) 6 Ekim 2018 tarihli ve 30557 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Kaynağını İsviçre Federal İcra ve İflas Kanunu’ndan alan ve yürürlüğe girdiği 1932 yılından beri metninde birçok kez değişiklikler yapılan 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Türkiye’de toplumsal ihtiyaçların değişmesi ve genel ekonomide meydana gelen gelişmeler sebebiyle, mali yönden güçlük yaşayan şirketlerin faaliyetlerinin devam etmesi bir başka deyişle iflas etmelerinin önüne geçilmesi amacıyla bazı kurtuluş çarelerine yer verilmişti. Bunlara örnek olarak “mal varlığının terki suretiyle konkordato”, “iflasın ertelenmesi” ve “uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma” verilebilir. Her ne kadar kanunda birden fazla kurum yer alsa da, özellikle “iflasın ertelenmesi” dışındaki kurumların işleyişine ilişkin maddelerin süre ve usul bakımından uygulanmasında yaşanan zorluklar sebebiyle ticari anlamda güç durumda olan tacirler son yıllarda sadece “iflasın ertelenmesi” kurumuna başvurmakta idi. Bu kurum yıllar geçtikçe amacından sapmış ve erteleme talep eden tacirin mali durumunu iyileştirmekten çok, alacaklıların alacaklarına kavuşmasına engel olan ya da sürüncemede bırakan bir kurum haline gelmiştir.
Elektronik ticaretin günümüzdeki önemi tartışılmaz. E-ticaret hacminin gittikçe arttığı bugünlerde, e-ticaret işlemlerinde Rekabet Hukukunun da geliştiğini görüyoruz.
Çeşitli gelişmeler karşısında ülke ekonomisinin büyüme hızını arttırmak ve bu suretle kalkınmasını sağlamak için dünyadaki ekonomik ve politik riskler ile yakın coğrafyamızda yaşanan bölgesel olayların ekonomi üzerindeki muhtemel etkisini bertaraf etmek ve müteşebbislerin iş ve yatırım kararlarına daha sıhhatli bir şekilde odaklanmalarına imkan sağlamak, AR-GE faaliyetlerinin desteklenmesi ve ülkemize yönelik yatırımların arttırılması amacıyla, özel sektörün kamuya olan borç yükünün azaltılarak borçlara taksitle ödeme imkanları getirilmekte ve ihtilafların sulh yoluyla sonlandırılmasını ve vergi incelemesinde olan konuların dava yoluna gidilmeksizin çözümlenmesini sağlamak üzere çeşitli düzenlemeler yapılmaktadır.
Yüzyıllardır Aile Şirketlerinde sürdürülebilirliği sekteye uğratan faktörlerden başlıcası hissedarlar arası uyuşmazlıklar olmuştur. Aile büyüdükçe hissedarlık tabanının da genişlemesi, daha fazla hissedar ve daha fazla çatışan görüş ortaya çıkaracaktır. Genişleyen hissedarlık yapısı içerisinde hissedarlardan birisinin payını 3. kişiye devir suretiyle çıkış planı gibi iradi sebepler ya da hissedarlardan birisinin kaybı, boşanması veya payının cebri icra yolu ile alacaklı bir başka kurum ya da kişiye intikali neticesinde Şirketin kurumsal yapısı ile bağdaşmayabilecek hissedarların Şirkete girişinin önü açılabilecek; Şirket operasyonlarını etkileyebilecek kilit durumlar dahi ortaya çıkabilecektir. Şirketler nezdinde gerek iradi gerekse irade dışı pay devirlerine karşı getirilecek bazı sınırlamalar veya mevzuatın çok başvurulmayan bazı enstrümanları Aile Şirketlerinde hissedarlık yapısının korunması ve Şirketin sürdürülebilirliğe giden yolda ilerleyişini kolaylaştırmaktadır.
Son yıllarda en büyük şirketlerden küçük işletmelere kadar hedef ayırt etmeksizin giderek artan siber saldırıların global olarak yol açtığı zararların 2021 yılından itibaren yıllık 6 trilyon dolara çıkması beklenmektedir. İletişim, hizmet ve para akışının sanal ortama taşındığı dünyamızda hem özel sektör hem de kamu kurum ve kuruluşları için siber tehditler varlığını giderek daha fazla hissettirmektedir.
Mali Suçları Araştırma Kurulu (“MASAK”) tarafından hazırlanan Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları İçin Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Yükümlülüklere İlişkin Temel Esaslar (“Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları Rehberi”) 4 Mayıs 2021 tarihinde MASAK internet adresinde yayımlanmıştır.
İlk kez 2020 arifesinde rapor edilen ve 2020’nin ikinci çeyreğine girilmesiyle bir pandemiye dönüşen COVID19 toplumları her seviyede etkileyerek yaşam tarzlarını ve iş yapma süreçlerini sekteye uğrattı, zaman zaman askıya alınmasına sebep oldu, ya da hızlı bir değişime zorladı.
Tüm Dünyayı ve dolayısıyla da ülkemizi de etkisi altına alan ve özellikle de perakende, lojistik, sağlık, otomotiv, tekstil gibi sektörlerin işleyişinde ve sürekliliğinde aksamalara sebep olan COVID-19 salgınından en çok etkilenen sektörlerin başında perakende sektörü gelmektedir.
COVID-19 salgını çerçevesinde alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında icra ve iflas işlemleri yönünden de tedbir alınması gerekmiş, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (“Kanun”) “II-FEVKALADE HALLERDE TATİL” üst başlığını taşıyan, “İcra takiplerinin durdurulması halleri” başlıklı 330. maddesindeki “Salgın hastalık, umumi bir musibet veya harb halinde Cumhurbaşkanı karariyle memleketin bir kısmında veya bazı iktisadi zümreler lehine muayyen bir müddet için icra takipleri durdurulabilir.”
Korona virüs, evrensel adıyla COVID-19 (“Korona virüs”), 2019 yılı Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görülmesinden bu yana hızlı yayılmasının önlenmesi amacıyla seyahat politikalarının gözden geçirmesi, üretim kesintileri, karantina uygulamaları, ülkesel olağanüstü hal kararları gibi tedbirler sebebiyle iş hayatını çok kısa zaman içerisinde olumsuz olarak etkilemiştir.
16.03.2020 tarihli yayınımızda da belirtmiş olduğumuz üzere Korona virüs evrensel adıyla COVID-19 (“Korona virüs”) salgınının en önemli izdüşümlerinden birisi işçi – işveren istihdam ilişkisinde kendisini göstermektedir.
Evrensel adıyla COVID-19 (“Koronavirüs”) olarak bilinen Koronavirüs’ün sebep olduğu salgın hastalık, 2019 yılı Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görülmesinin ardından kısa bir zaman içerisinde tüm dünyayı hem sağlık hem de ekonomik anlamda etkisi altına almıştır.
Korona virüs salgınının global etkisi, küresel krize neden olabilecek nitelikteki çeşitli alan ve sektörlerde yarattığı olumsuz yansımalar, şirketlerin ticari anlaşmaları ve edimlerin ifası yönünden oldukça önemli sonuçlar doğurmaktadır.
COVID-19 (“Koronavirüs”), tüm dünyayı etkisi altına almaya devam etmektedir. Ticaret dünyasında covid-19 salgının olumsuz yansımalarını en derinden hisseden alanlardan birisi perakende sektörüdür.
Covid-19 Salgın sürecinde gerek işverenler gerek ise sağlık kuruluşları tarafından birtakım önlemler alınmakta olup pandemi ile mücadele edilmesi sebebiyle, özellikle sağlık verileri başta olmak üzere pek çok kişisel verinin işlenmesi zaruri hale gelmiştir.
Dünya Sağlık Örgütü (“DSÖ”) tarafından 11.03.2020 tarihinde “Pandemi (salgın)” olarak nitelendirilen Covid-19 virüsünün (“Koronavirüs”) işveren-çalışan ilişkilerini üst düzeyde etkilediği şu günlerde, her çalışan ve işverenin gündemine aldığı konulara dair değerlendirmelerimizi sıkça sorulan sorular formatında bu yazımızda paylaşıyoruz.
COVID-19 salgını sebebiyle alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında icra ve iflas hukuku işlemleri yönünden 2279 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile tedbirlerin usul hukukuna ve diğer uygulamalara etkileri bakımından ise 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 20.12.2009 tarihli 5941 sayılı Çek Kanunu’na Geçici 5. Madde eklenerek önemli yenilikler getirilmiştir.
COVID-19 salgını sebebiyle alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında ülkemizin de içerisinde bulunduğu süreç sebebiyle birçok konu başlığı yönünden gerekli önlemler alınmış olmakla birlikte, çalışan ve işveren ilişkileri de alınan işbu önlemlerden etkilenmiştir.
Bilindiği üzere, sosyal medya konusundaki yasal düzenlemeler Türkiye’nin gündeminde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur.
Teknoloji hayatımızda gün geçtikçe daha büyük bir yer kaplamakta. Bu sayede, artık en basit günlük alışverişlerimizi bile internet üstünden sağlamaya başladığımız yadsınamaz bir gerçek haline geldi. Bu doğrultuda, erişilebilirlik, hız, çeşitlilik gibi kavramlar yaşantımızın daha da önemli bir parçası oldular.
Şirket hisselerin devrinde olduğu gibi ticari hayatın süregelen akışında gerçekleşen işlemlerde vergisel boyut oldukça önemli bir yere sahip olup ticari hayatta atılacak adımlar vergisel anlamdaki sonuçları ile değerlendirilmektedir. Şirket hisse devirlerinde ortaya çıkan kazancın vergisel sonucunu hissedar lehine çevirmek için mevzuat düzenlemeleri dikkatle incelenmeli ve atılacak adımlar buna göre belirlenmelidir.
Günümüzde tüketiciler, satın aldıkları araçlar ile ilgili olarak karşılaştıkları arızaların yetkili servisler tarafından giderilmesini istemektedirler. Ancak, yetkili servisler tarafından bu talepleri yerine getirilmediğinde Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunu’ndan doğan seçimlik haklarını kullanmak maksadıyla yasal yollara başvurmaktadırlar. Bu haklarından bir tanesi de aracın ayıpsız misliyle değişimi yani yenisiyle değiştirilmesidir. İşte tam bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, tüketicilerin her araç arızasında bu seçimlik haklarını kullanabilecekleri hatasına düştüklerini ve akabinde yargılama sonrasında hayal kırıklığına uğradıkları gözlemlenmiş olup, tüketicilerin bu haklarını hangi şartlar altında kullanabilecekleri ve aracın yenisi ile değişimine ilişkin hakkın kapsamına değinmek gerekmektedir.
Şirket kapanışı, bir şirketin tasfiye sürecine girmesiyle başlayıp Ticaret Sicilinden terkini ile son bulmaktadır. Tasfiye sürecine giren şirketler, birçok alanda farklı prosedürleri tamamlamakla yükümlü olup işbu Bilgi Notu şirketlerin tasfiye sürecinde Şirketler Hukuku ve İş Hukuku açısından göz önünde bulundurulması gereken hukuki risk ve unsurlara ilişkin olup genel bilgilendirme niteliğindedir. İşbu Bilgi Notu iki bölümden oluşmakla beraber ilk bölümde tasfiye süreci Şirketler Hukuku açısından, ikinci bölümde ise İş Hukuku açısından ele alınacaktır. Ayrıca, işbu Bilgi Notu’nun devamında “şirketin kapanmasına” ilişkin ifadeler hukuki olarak şirketin tasfiyesi olarak anlaşılmalıdır.
Taraflar, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ifa etmemelerinin önüne geçmek amacıyla sözleşmeyle ceza koşulu kararlaştırılabilir. Sözleşmede kararlaştırılacak ceza koşuluyla taraflar, ortaya çıkacak riskleri en aza indirgemeyi ve ifa alacaklısının korunmasını amaçlamaktadır.
Son yıllarda artan ivmeli gelişimi ile perakende sektörünün lokomotifi haline gelen Alışveriş Merkezleri(“AVM”), ülkemiz ekonomisi içinde önemli bir rol oynamaktadır. Ülkemizde AVM’ler yakaladığı giriş sayısı ve harcama miktarları ile ölçümlenen büyüme oranlarıyla Avrupa sıralamalarının da üst basamaklarında yer almaktadır. Bu gelişime paralel olarak, ülkemizde Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlanabilmesi ve perakende sektörü ile AVM’lerin de yasal düzleminin yaratılabilmesi için özel hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Bu bağlamda öncelikle, 29.01.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6585 Sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun (“6585 sayılı Kanun”) ile perakende sektöründe genel hukuki bir çerçeve oluşturulmuş, ileride çıkarılacak yönetmeliklere ilişkin altyapı oluşturulmuştur.
“Koronavirüs (“Covid-19”) tüm dünyayı etkisi altına almaya devam ederken ticaret dünyasında salgının olumsuz yansımalarını en derinden hisseden alanlardan birisi olan perakende sektörü, Covid-19 sarmalında çalışanların sağlıklarını koruma, müşterilerini memnun etme ve bu zorlu dönemi minimum kayıpla atlatma amacıyla kurguladıkları planları hukuk filtresinden geçirmeye de özen göstermek durumundadır.
Kurumsal Yönetim uygulamaları ve kurumsal yönetimin özümsenmesinin Şirketlerin sürdürülebilirliğine etkisi tartışmasız olmakla birlikte Şirketler nezdinde etkin uygulamalar, finansmana erişime de olumlu etki etmekte; finansmana erişim de sürdürülebilirliği dolaylı olarak desteklemektedir.
6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK”) 367. maddesi uyarınca, anonim şirketlerde yönetim kurulu, hazırlayacağı ve yürürlüğe koyacağı bir iç yönerge ile şirketin yönetimine ilişkin birtakım yetkileri bazı yönetim kurulu üyelerine veya yönetim kurulu üyesi olmayan üçüncü kişilere devredebilmektedir.