Önerilen Aramalar

İşverenlerin Aşı Olmayan Çalışanlardan PCR Testi Talep Edebileceği Duyurusuna Dair Değerlendirmeler

17.09.2021

Tüm Makaleler
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (“Bakanlık”) İş Yerlerinde Covid-19 Tedbirleri başlıklı duyurusu (“Duyuru”) 3 Eylül 2021 tarihinde Bakanlık internet adresinde yayımlanmıştır.
Duyuru Ne Getiriyor?
Duyuru ile işverenlerin, Covid-19 aşısı tamamlanmamış çalışanlarını yazılı olarak ayrıca bilgilendirmesi; bilgilendirme sonrasında aşı olmayan çalışanlar bakımından kesin Covid-19 tanısı konulması durumunun iş ve sosyal güvenlik mevzuatı açısından olası sonuçlarının çalışanlara bildirilmesi istenmektedir.

Duyuru kapsamında işverenlerin Covid-19 aşısı olmayan çalışanlarından 6 Eylül 2021 tarihi itibariyle zorunlu olarak haftada bir kez PCR testi yaptırmalarını isteyebileceği ve söz konusu test sonuçlarının gerekli işlemler yapılmak üzere iş yerinde kayıt altında tutulacağı düzenlenmektedir.

Değerlendirmelerimiz
Duyurunun içerik itibariyle birçok soruya yanıt vermediği görülmektedir. İleride sorun haline geleceği açık olan bu sorulardan bir kısmı ve kanımızca en önemlileri aşağıda ele alınmaktadır.

PCR testi masrafını kim karşılayacak? 
PCR testi masrafının işveren tarafından mı, çalışan tarafından mı karşılanacağı Duyuruda belirtilmemiştir. 

İSG önlemlerini alma yükümlülüğü çerçevesinde PCR test masrafının işveren tarafından karşılanması gerektiği düşünülebilirse de; PCR testinin aşı olan çalışanlar yönünden bir zorunluluk olmaması karşısında PCR masrafının işverene yüklenmesinin bu aşamada mümkün olmayacağı, uygulamada da az sayıda işveren haricinde PCR test masraflarının karşılanmayacağı kanaatindeyiz. 

Çalışanın önünde iki tercih bulunmaktadır, (i) aşı olmak, (ii) aşı olmayıp PCR testi yaptırmak. Çalışanın aşı olduğu durumda PCR testi aranmayacağı açıktır. İşveren tarafından PCR testi aranmasına dair bir karar alınırsa, aşı olmayan çalışanın PCR testi olup olmama konusundaki tercihi önem kazanacaktır. Çalışan aşı olmamayı tercih ediyorsa, ÇSGB duyurusu kapsamında -ücretsiz sunulan aşıyı yaptırmayarak- PCR testi yaptırmayı da tercih etmiş olacaktır. Bu nedenle PCR test masraflarının da çalışan tarafından karşılanması gerektiği kanaatindeyiz. 

Diğer taraftan, çalışanların PCR testi yaptırıp yaptırmayacağına dair işletmesel kararın işveren tarafından alınacağının, Bakanlık yazısında testin yaptırılmasına işveren tarafından karar verileceğinin belirtildiği yönünde görüşler de mevcuttur. Bu görüşe göre, PCR testi aranmasının 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamında bir İSG önlemi olarak İşveren tarafından alınması gereken bir önlem olduğu ve PCR test masraflarının da işveren tarafından karşılanması gerekeceği değerlendirilmektedir.  

Aşı olmamayı tercih eden çalışanın Covid-19’a yakalanması halinde, Duyuru’da belirtilen İş ve Sosyal Güvenlik mevzuatı açısından sonuçlar nelerdir?
Konu, uzun süredir ülkemizin gündemini meşgul etmesine rağmen, TBMM tarafından konunun sonuçları ile birlikte ele alındığı kanun düzenlemesi yapılmaması karşısında, bu sorunun yanıtlarının ileride yargı yoluyla verilebileceğini düşünüyoruz. 

PCR testi zorunluluğunun Duyuru yerine Kanun ile getirilmesinin doğru yol olduğu, Kanun iptal edilmedikçe çalışanların da bu düzenlemeye -kanuni düzenleme hakkında yürütmenin durdurulması veya İptal kararı verilmedikçe- uyması gerekeceğinin açıklığı karşısında, Kanuni düzenleme yapılmaması önemli bir eksiklik olarak görülmektedir.

Çalışanın aşı olmaması nedeniyle Covid-19 rahatsızlığı geçirmesi halinde doğabilecek sonuçlar; 
i) Sosyal Güvenlik mevzuatı açısından; çalışanın raporlu olduğu süreye dair geçici iş göremezlik ödeneğini SGK tarafından çalışana ödenmemesi ihtimali,
ii) Bireysel İş Hukuku mevzuatı açısından değerlendirilebilecek sonuçlar ise; çalışanlara uyarı, para kesme cezası, fesih vb. bir disiplin yaptırımı uygulanıp uygulanamayacağıdır.  

KVKK açısından aşı bilgileri ve PCR test sonuçları işverenin hangi birimi tarafından toplanabilir/saklanabilir? 

Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmesi şartıyla, bu aşamada aşı bilgileri ve PCR test sonuçları iş yeri hekimi tarafından toplanıp saklanmaya devam edilmeli, gerektiği kadar bilgi İşverenin ilgili birimleri ile iş yeri hekimi tarafından paylaşılmalıdır. 

Çalışandan açık yazılı rıza alınması halinde bu bilgilerin işverenin İnsan Kaynakları birimleri tarafından toplanıp saklanması da mümkün olabilecektir. 

Bu konuda açık bir düzenleme olmadığı için, çalışanın açık rızası olmadıkça bilgilerin doğrudan iş yeri hekimi haricindeki bir birim tarafından toplanıp saklanmasının KVKK anlamında cezai müeyyideye sebep olma riski ile sağlık verilerinin onay olmadan paylaşılması nedeniyle çalışan tarafından iş sözleşmesinin haklı nedenle feshedilebilme riskinin mevcut olduğunu açıkça belirtmek gerekir.

PCR testi yaptırmak için işe geç gelen çalışana yaptırım uygulanabilecek mi?
Kanaatimizce PCR testi yaptırmak için işe geç gelmek bir mazeret olmamalıdır. Çalışanlar testlerini mesai saatleri dışında yaptırmalıdırlar. Bu zorunluluğun ve olası sonuçlarını da çalışanlara bir yazı ile bildirilmesi gerekmektedir. PCR testi yaptırmak amacıyla işe geç gelmeyi süreklilik haline getiren çalışanlar aleyhinde savunma ve uyarı prosedürleri ile somut olaya göre geçerli nedenle fesih yaptırımı da uygulanabilecektir. 

Diğer taraftan, PCR testi yaptırılıp yaptırılmamasına işveren tarafından karar verileceği değerlendirilerek, PCR testi yaptırmak için sağlık kuruluşunda veya sağlık kuruluşuna ulaşım sırasında geçen sürelerin çalışma sürelerinden sayılacağı, PCR testi yaptırıldığı için işe geç gelinmesi halinde işe geç kalma nedeniyle herhangi bir yaptırım uygulanamayacağı görüşü de mevcuttur. 

İlk doz aşısını olmuş, ancak ikinci doz aşısını henüz olmamış (randevu tarihi gelmediği için veya başkaca bir nedenle) çalışanlara da PCR testi zorunluluğu var mıdır? 
Duyuru içeriğinde bu konuyla ilgili net bir ibare bulunmamaktadır. Duyurunun bir amacının da çalışanları aşı olmaya ikna etmek olduğu düşünülmekle, ikinci doz aşı randevusu almış ve/veya sistemde kayıt imkanı açılmadığı için aşı randevusu almayı bekleyen çalışanları PCR testine zorlamamak gerekir. Çalışanların ikinci aşı randevularının iş yeri hekimliği tarafından da takip edilmesi, randevu tarihi gelmesine rağmen aşı olmaması halinde bu defa PCR testi aranmasının uygun olacağı kanaatindeyiz.

Yapılan çalışmalara göre tek doz aşının koruyucu etkisinin az olduğu dikkate alındığında, işverenin iki doz aşının da tamamlanmış olması şartını araması da mümkün ve makul olabilecektir. 

PCR testini ibraz etmeyen çalışana fesih yaptırımı uygulanabilir mi? 
Bu aşamada aşı olmayan çalışanlardan PCR testi talep edilmesine rağmen, çalışanların PCR testi ibraz etmemeleri nedeniyle işveren tarafından yapılacak haklı veya geçerli nedene dayalı fesih işlemi riskli olmakla birlikte, aşı olmamış ve PCR testini de ibraz etmekten imtina eden çalışan sayısı da dikkate alınarak fesih işlemlerin olası sonuçlarına dair risk değerlendirmesi işveren tarafından yapılabilecektir.

Risk değerlendirmesi sonucunda işe iade davası, kıdem ve ihbar tazminatı ile eşitlik ilkesine aykırılık kapsamında ayrımcılık tazminatı talepli dava riskleri ve KVKK nezdinde olası idari para cezası riski alınmak suretiyle caydırıcılık sağlayacak bir yol olarak fesih işlemi tercih edilebilecektir. 

6.i. Çalışan iş yerine alınmayıp devamsız kabul edilebilir mi? Devamsızlık nedeniyle fesih için koşullar sağlanırsa iş akdi haklı nedenle feshedilebilir mi?  
Çalışanın PCR testini ibraz etmemesi nedeniyle iş yerine alınmaması halinde devamsızlık tutanağı tutulması ve İş Kanunu’nun 25/II-g bendinde belirtilen devamsızlık koşullarının sağlanması halinde haklı nedenle fesih yapılmasının ağır bir yaptırım olacağı kanaatindeyiz. 

6.ii. Çalışanın İSG kurallarına aykırı davranarak işin ve iş yerinin güvenliğini tehlikeye attığı ileri sürülerek iş sözleşmesi haklı nedenle sonlandırılabilir mi? 
Covid-19 aşıları yönünden, bu aşıların tam olarak koruma sağlayıp sağlamadığı, ne gibi yan etkileri olacağı gibi konularda tartışmalar sürmektedir. Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bakanlığı çalışanları aşı olmaya teşvik etse de, ülkemizde halen aşı olunmasını zorunlu tutan bir kanun düzenlemesi olmadığı gibi, aşı olmayan çalışanların PCR testi yaptırmamaları nedeniyle iş sağlığı ve güvenliğini tehlikeye attıkları konusunda kesin bir delil de yoktur. Bu nedenle olası uyuşmazlıkta, İSG kurallarına uymamak gerekçesi ile haklı nedenle fesih yapılmasının da ağır bir yaptırım olacağı kanaatindeyiz. 

6.iii. Çalışanın davranışının iş yerinde olumsuzluklara yol açtığı ileri sürülerek, iş sözleşmesi geçerli nedenle feshedilebilir mi? 
Aşı olmayan ve PCR testi de ibraz etmeyen çalışanların iş sözleşmesinin geçerli nedene dayanarak feshedilmesinin nispeten daha makul bir tercih olacağı kanaatindeyiz. İşverenin diğer çalışanların sağlık ve güvenliğini koruma sorumluluğu olması karşısında, aşı olmayan ve PCR testi de ibraz etmeyen çalışanların çalıştırılmasına devam edilmesi, aşı olmayı tercih eden çalışanlar dikkate alındığında iş yerinde olumsuzluklara yol açabilecektir. İşçinin davranışlarının iş yerinde olumsuzluklara yol açması da işveren yönünden geçerli nedenle fesih nedenidir. 

Şüphesiz, geçerli nedene dayanılarak yapılacak işveren feshi neticesinde açılabilecek davalarda da, aşı olunması gerektiğine ve aşı olmayan / PCR testi yaptırmayan çalışanların işten çıkarılabileceğine dair bir Kanun düzenlemesi olmaması nedeniyle feshin geçersizliğine ve yasal sonuçlarına karar verilebilme riski mevcuttur.

Çalışana yapılan tüm bilgilendirmelere rağmen, çalışanın aşı olmaması ve PCR testi ibraz etmekten de imtina etmesi halinde; çalışandan savunma alınmalı ve çalışan uyarılmalı, geçerli nedenle fesihlerde uygulanan feshin son çare olma ilkesi dikkate alınarak, aşı olmayan çalışanların izole alanlarda çalıştırılması, görevi elverişliyse evden çalıştırılması, yıllık izin kullandırılması gibi önlemler alınmalı, İşveren tarafından fesihten önce iş sözleşmesinin devam ettirilmesi için tüm olasılıklar değerlendirilmelidir.

Duyurunun tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.
Benzer Makaleler
Türk Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukukunda, konsinye satış şartı ve konsinye satış sözleşmesi diye anılan sözleşme türü açıkça düzenlenmemiş bir kavram olup sözleşme serbestisi kapsamında uygulama ve öğretide gelişmiş, yargı kararları ve ikincil hukuk kaynaklarında sıkça ifade bulmuş bir kavramdır.
Türk Rekabet Kurumu (“Kurum”) tarafından Birleşme ve Devralma rejimini diğer mehaz Avrupa Birliği (“AB”) hukuklarıyla yeknesak kılmak adına 1997/1 sayılı Rekabet Kurulu’ndan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ’i yürürlükten kaldırılarak
İnternet, günümüzde enformasyon ve iletişim teknolojilerinde meydana gelen gelişmelerle birlikte, ekonomiye yön veren en önemli platformlardan biri haline gelmiştir.
Rusya ve Ukrayna arasında bir süredir gözlemlenmekte olan diplomatik gerginlik ve zıtlaşmaların yerini sıcak çatışma ve Rusya tarafından bazı Ukrayna topraklarının işgaline bırakması ile birlikte, Dünya ülkeleri bu duruma tepkiler göstererek Rusya’ya karşı çeşitli yaptırımlar uygulamaya başlamıştır.
2021 yılı, Türk Rekabet Hukuku bakımından birçok ilke imza atılan bir yıl oldu. Geçtiğimiz son 10 yıldaki gelişmelere kıyasla, 2021 yılında, sadece 1 yıl içinde, Türk Rekabet Hukuku uygulamasına, çeşitli içtihatlar ve mevzuat oluşumları aracılığıyla ciddi bir ivme kazandırıldı.
Türk Borçlar Kanununun en önemli düzenlemelerinden biri olan satış sözleşmelerinde üzerinde durulması gereken en önemli konu satışın yapılmasından sonra satılan üründe ayıp ortaya çıkması ve ayıp halinde alıcının hakları ile satıcının yükümlülüklerinin neler olduğudur. Bu yazımızda da özel olarak ayıp halinde tarafların hak ve yükümlülükleri ile bunlar için düzenlenmiş şekil şartlarından bahsedilmektedir.
İstem konusunun bölünebilir olduğu durumlarda tamamının değil, yalnızca belli bir kesiminin dava edilmesi halinde kısmi dava söz konusu olmaktadır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (“HMK”) 107. maddesinde yapılan düzenleme ile talep sonucunun belirlenemediği hallerde kısmi davaya nazaran daha kolay bir yol olan belirsiz alacak davası seçeneği getirilmiş, böylelikle alacaklıya, alacağının belirlenebilen kısmı üzerinden harç yatırarak açacağı dava kapsamında karşı tarafın iznine veya ıslah yoluna başvurmasına gerek olmadan talep sonucunu kesin olarak belirleme olağanı tanınmıştır.
Ticari hayatta teşebbüsler, faaliyet içerisinde bulunduğu diğer sektör oyuncularından olan alacaklarını tahsil etmek adına alacaklarını taşınmaz ipoteği ile teminat altına alma yöntemini sık sık tercih etmektedir.
“Takas Edilemez/Değiştirilemez Jetonlar’ın ("NFT"- Non-Fungible Token) kullanımının blok zincir teknolojisi ile yaratıcı fikri mülkiyeti birleştirmede kazandığı popülerlik günbegün artmaktadır.
Ticari hayatta teşebbüslerin faaliyetlerini baskı altında olmaksızın serbesti ile gerçekleştirebilmesi, teşebbüslerin bulunduğu pazardaki varlığını koruyabilmesinin yanında son alıcı olan tüketicilerin adil fiyatlandırma ve kaliteli ürün dengesinde piyasaya sunulmuş son üründen faydalanabilmesi açısından da önem taşımaktadır.
Yazımız kapsamında, En Çok Kayrılan Müşteri koşulunun tanımı ile ticaret hayatındaki temel fonksiyonu ve Türk Rekabet Hukuku kapsamındaki yeri değerlendirilecektir.
Bu makale İcra ve İflas Kanunu’nda Değişiklik Yapan Torba Kanu’nun ne getirdiğine değinmektedir.
2019 yılı Aralık ayından beri hayatımızda yer alan Koronavirüs (“Covid-19”) ile birlikte maskeli, sosyal mesafeli yaşam tarzı yeni normal haline geldi.
Avrupa ve Amerika’da yaklaşık kırk yıla yakın bir süredir uygulanan uyuşmazlık çözüm yöntemi olan arabuluculuk kurumu günümüzde ülkemizde de en sık kullanılan alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden birisidir.
Arabuluculuk Sonucunda Yapılan Milletlerarası Sulh Anlaşmaları Hakkında Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nun (“Singapur Konvansiyonu/Konvansiyon”) Onaylanması Hakkında Karar (“Karar”), 22 Nisan 2021 tarihli ve 31462 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Karar ile beraber, Konvansiyon’a ilişkin iç hukuk onay süreci tamamlanmış olup; Türkiye’nin onayı, 22 Ekim 2021 tarihine kadar Birleşmiş Milletler’in New York’ta bulunan merkezine tevdii edilecektir.
Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun (“Kanun”), 19 Aralık 2018 tarihli ve 30630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Kanun uyarınca, arabuluculuk ile ilgili oldukça önemli düzenlemeler mevcuttur. 1 Ocak 2019 tarihi itibariyle yürürlüğe girecek olan düzenleme uyarınca konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat taleplerine ilişkin ticari davalarda arabuluculuk dava şartı haline getirilmiştir.
“Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara (“Karar”) İlişkin Tebliğ’de (Tebliğ No: 2008-32/34) (“Tebliğ”) Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2018-32/51)” (“Değişiklik Tebliği”) 6 Ekim 2018 tarihli ve 30557 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Kaynağını İsviçre Federal İcra ve İflas Kanunu’ndan alan ve yürürlüğe girdiği 1932 yılından beri metninde birçok kez değişiklikler yapılan 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Türkiye’de toplumsal ihtiyaçların değişmesi ve genel ekonomide meydana gelen gelişmeler sebebiyle, mali yönden güçlük yaşayan şirketlerin faaliyetlerinin devam etmesi bir başka deyişle iflas etmelerinin önüne geçilmesi amacıyla bazı kurtuluş çarelerine yer verilmişti. Bunlara örnek olarak “mal varlığının terki suretiyle konkordato”, “iflasın ertelenmesi” ve “uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma” verilebilir. Her ne kadar kanunda birden fazla kurum yer alsa da, özellikle “iflasın ertelenmesi” dışındaki kurumların işleyişine ilişkin maddelerin süre ve usul bakımından uygulanmasında yaşanan zorluklar sebebiyle ticari anlamda güç durumda olan tacirler son yıllarda sadece “iflasın ertelenmesi” kurumuna başvurmakta idi. Bu kurum yıllar geçtikçe amacından sapmış ve erteleme talep eden tacirin mali durumunu iyileştirmekten çok, alacaklıların alacaklarına kavuşmasına engel olan ya da sürüncemede bırakan bir kurum haline gelmiştir.
Elektronik ticaretin günümüzdeki önemi tartışılmaz. E-ticaret hacminin gittikçe arttığı bugünlerde, e-ticaret işlemlerinde Rekabet Hukukunun da geliştiğini görüyoruz.
Çeşitli gelişmeler karşısında ülke ekonomisinin büyüme hızını arttırmak ve bu suretle kalkınmasını sağlamak için dünyadaki ekonomik ve politik riskler ile yakın coğrafyamızda yaşanan bölgesel olayların ekonomi üzerindeki muhtemel etkisini bertaraf etmek ve müteşebbislerin iş ve yatırım kararlarına daha sıhhatli bir şekilde odaklanmalarına imkan sağlamak, AR-GE faaliyetlerinin desteklenmesi ve ülkemize yönelik yatırımların arttırılması amacıyla, özel sektörün kamuya olan borç yükünün azaltılarak borçlara taksitle ödeme imkanları getirilmekte ve ihtilafların sulh yoluyla sonlandırılmasını ve vergi incelemesinde olan konuların dava yoluna gidilmeksizin çözümlenmesini sağlamak üzere çeşitli düzenlemeler yapılmaktadır.
Yüzyıllardır Aile Şirketlerinde sürdürülebilirliği sekteye uğratan faktörlerden başlıcası hissedarlar arası uyuşmazlıklar olmuştur. Aile büyüdükçe hissedarlık tabanının da genişlemesi, daha fazla hissedar ve daha fazla çatışan görüş ortaya çıkaracaktır. Genişleyen hissedarlık yapısı içerisinde hissedarlardan birisinin payını 3. kişiye devir suretiyle çıkış planı gibi iradi sebepler ya da hissedarlardan birisinin kaybı, boşanması veya payının cebri icra yolu ile alacaklı bir başka kurum ya da kişiye intikali neticesinde Şirketin kurumsal yapısı ile bağdaşmayabilecek hissedarların Şirkete girişinin önü açılabilecek; Şirket operasyonlarını etkileyebilecek kilit durumlar dahi ortaya çıkabilecektir. Şirketler nezdinde gerek iradi gerekse irade dışı pay devirlerine karşı getirilecek bazı sınırlamalar veya mevzuatın çok başvurulmayan bazı enstrümanları Aile Şirketlerinde hissedarlık yapısının korunması ve Şirketin sürdürülebilirliğe giden yolda ilerleyişini kolaylaştırmaktadır.
Son yıllarda en büyük şirketlerden küçük işletmelere kadar hedef ayırt etmeksizin giderek artan siber saldırıların global olarak yol açtığı zararların 2021 yılından itibaren yıllık 6 trilyon dolara çıkması beklenmektedir. İletişim, hizmet ve para akışının sanal ortama taşındığı dünyamızda hem özel sektör hem de kamu kurum ve kuruluşları için siber tehditler varlığını giderek daha fazla hissettirmektedir.
Mali Suçları Araştırma Kurulu (“MASAK”) tarafından hazırlanan Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları İçin Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Yükümlülüklere İlişkin Temel Esaslar (“Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları Rehberi”) 4 Mayıs 2021 tarihinde MASAK internet adresinde yayımlanmıştır.
İlk kez 2020 arifesinde rapor edilen ve 2020’nin ikinci çeyreğine girilmesiyle bir pandemiye dönüşen COVID19 toplumları her seviyede etkileyerek yaşam tarzlarını ve iş yapma süreçlerini sekteye uğrattı, zaman zaman askıya alınmasına sebep oldu, ya da hızlı bir değişime zorladı.
Tüm Dünyayı ve dolayısıyla da ülkemizi de etkisi altına alan ve özellikle de perakende, lojistik, sağlık, otomotiv, tekstil gibi sektörlerin işleyişinde ve sürekliliğinde aksamalara sebep olan COVID-19 salgınından en çok etkilenen sektörlerin başında perakende sektörü gelmektedir.
COVID-19 salgını çerçevesinde alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında icra ve iflas işlemleri yönünden de tedbir alınması gerekmiş, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (“Kanun”) “II-FEVKALADE HALLERDE TATİL” üst başlığını taşıyan, “İcra takiplerinin durdurulması halleri” başlıklı 330. maddesindeki “Salgın hastalık, umumi bir musibet veya harb halinde Cumhurbaşkanı karariyle memleketin bir kısmında veya bazı iktisadi zümreler lehine muayyen bir müddet için icra takipleri durdurulabilir.”
Korona virüs, evrensel adıyla COVID-19 (“Korona virüs”), 2019 yılı Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görülmesinden bu yana hızlı yayılmasının önlenmesi amacıyla seyahat politikalarının gözden geçirmesi, üretim kesintileri, karantina uygulamaları, ülkesel olağanüstü hal kararları gibi tedbirler sebebiyle iş hayatını çok kısa zaman içerisinde olumsuz olarak etkilemiştir.
16.03.2020 tarihli yayınımızda da belirtmiş olduğumuz üzere Korona virüs evrensel adıyla COVID-19 (“Korona virüs”) salgınının en önemli izdüşümlerinden birisi işçi – işveren istihdam ilişkisinde kendisini göstermektedir.
Evrensel adıyla COVID-19 (“Koronavirüs”) olarak bilinen Koronavirüs’ün sebep olduğu salgın hastalık, 2019 yılı Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görülmesinin ardından kısa bir zaman içerisinde tüm dünyayı hem sağlık hem de ekonomik anlamda etkisi altına almıştır.
Korona virüs salgınının global etkisi, küresel krize neden olabilecek nitelikteki çeşitli alan ve sektörlerde yarattığı olumsuz yansımalar, şirketlerin ticari anlaşmaları ve edimlerin ifası yönünden oldukça önemli sonuçlar doğurmaktadır.
COVID-19 (“Koronavirüs”), tüm dünyayı etkisi altına almaya devam etmektedir. Ticaret dünyasında covid-19 salgının olumsuz yansımalarını en derinden hisseden alanlardan birisi perakende sektörüdür.
Covid-19 Salgın sürecinde gerek işverenler gerek ise sağlık kuruluşları tarafından birtakım önlemler alınmakta olup pandemi ile mücadele edilmesi sebebiyle, özellikle sağlık verileri başta olmak üzere pek çok kişisel verinin işlenmesi zaruri hale gelmiştir.
Dünya Sağlık Örgütü (“DSÖ”) tarafından 11.03.2020 tarihinde “Pandemi (salgın)” olarak nitelendirilen Covid-19 virüsünün (“Koronavirüs”) işveren-çalışan ilişkilerini üst düzeyde etkilediği şu günlerde, her çalışan ve işverenin gündemine aldığı konulara dair değerlendirmelerimizi sıkça sorulan sorular formatında bu yazımızda paylaşıyoruz.
COVID-19 salgını sebebiyle alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında icra ve iflas hukuku işlemleri yönünden 2279 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile tedbirlerin usul hukukuna ve diğer uygulamalara etkileri bakımından ise 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 20.12.2009 tarihli 5941 sayılı Çek Kanunu’na Geçici 5. Madde eklenerek önemli yenilikler getirilmiştir.
COVID-19 salgını sebebiyle alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında ülkemizin de içerisinde bulunduğu süreç sebebiyle birçok konu başlığı yönünden gerekli önlemler alınmış olmakla birlikte, çalışan ve işveren ilişkileri de alınan işbu önlemlerden etkilenmiştir.
Bilindiği üzere, sosyal medya konusundaki yasal düzenlemeler Türkiye’nin gündeminde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur.
Teknoloji hayatımızda gün geçtikçe daha büyük bir yer kaplamakta. Bu sayede, artık en basit günlük alışverişlerimizi bile internet üstünden sağlamaya başladığımız yadsınamaz bir gerçek haline geldi. Bu doğrultuda, erişilebilirlik, hız, çeşitlilik gibi kavramlar yaşantımızın daha da önemli bir parçası oldular.
Şirket hisselerin devrinde olduğu gibi ticari hayatın süregelen akışında gerçekleşen işlemlerde vergisel boyut oldukça önemli bir yere sahip olup ticari hayatta atılacak adımlar vergisel anlamdaki sonuçları ile değerlendirilmektedir. Şirket hisse devirlerinde ortaya çıkan kazancın vergisel sonucunu hissedar lehine çevirmek için mevzuat düzenlemeleri dikkatle incelenmeli ve atılacak adımlar buna göre belirlenmelidir.
Günümüzde tüketiciler, satın aldıkları araçlar ile ilgili olarak karşılaştıkları arızaların yetkili servisler tarafından giderilmesini istemektedirler. Ancak, yetkili servisler tarafından bu talepleri yerine getirilmediğinde Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunu’ndan doğan seçimlik haklarını kullanmak maksadıyla yasal yollara başvurmaktadırlar. Bu haklarından bir tanesi de aracın ayıpsız misliyle değişimi yani yenisiyle değiştirilmesidir. İşte tam bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, tüketicilerin her araç arızasında bu seçimlik haklarını kullanabilecekleri hatasına düştüklerini ve akabinde yargılama sonrasında hayal kırıklığına uğradıkları gözlemlenmiş olup, tüketicilerin bu haklarını hangi şartlar altında kullanabilecekleri ve aracın yenisi ile değişimine ilişkin hakkın kapsamına değinmek gerekmektedir.
Şirket kapanışı, bir şirketin tasfiye sürecine girmesiyle başlayıp Ticaret Sicilinden terkini ile son bulmaktadır. Tasfiye sürecine giren şirketler, birçok alanda farklı prosedürleri tamamlamakla yükümlü olup işbu Bilgi Notu şirketlerin tasfiye sürecinde Şirketler Hukuku ve İş Hukuku açısından göz önünde bulundurulması gereken hukuki risk ve unsurlara ilişkin olup genel bilgilendirme niteliğindedir. İşbu Bilgi Notu iki bölümden oluşmakla beraber ilk bölümde tasfiye süreci Şirketler Hukuku açısından, ikinci bölümde ise İş Hukuku açısından ele alınacaktır. Ayrıca, işbu Bilgi Notu’nun devamında “şirketin kapanmasına” ilişkin ifadeler hukuki olarak şirketin tasfiyesi olarak anlaşılmalıdır.
Taraflar, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ifa etmemelerinin önüne geçmek amacıyla sözleşmeyle ceza koşulu kararlaştırılabilir. Sözleşmede kararlaştırılacak ceza koşuluyla taraflar, ortaya çıkacak riskleri en aza indirgemeyi ve ifa alacaklısının korunmasını amaçlamaktadır.
Son yıllarda artan ivmeli gelişimi ile perakende sektörünün lokomotifi haline gelen Alışveriş Merkezleri(“AVM”), ülkemiz ekonomisi içinde önemli bir rol oynamaktadır. Ülkemizde AVM’ler yakaladığı giriş sayısı ve harcama miktarları ile ölçümlenen büyüme oranlarıyla Avrupa sıralamalarının da üst basamaklarında yer almaktadır. Bu gelişime paralel olarak, ülkemizde Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlanabilmesi ve perakende sektörü ile AVM’lerin de yasal düzleminin yaratılabilmesi için özel hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Bu bağlamda öncelikle, 29.01.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6585 Sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun (“6585 sayılı Kanun”) ile perakende sektöründe genel hukuki bir çerçeve oluşturulmuş, ileride çıkarılacak yönetmeliklere ilişkin altyapı oluşturulmuştur.
“Koronavirüs (“Covid-19”) tüm dünyayı etkisi altına almaya devam ederken ticaret dünyasında salgının olumsuz yansımalarını en derinden hisseden alanlardan birisi olan perakende sektörü, Covid-19 sarmalında çalışanların sağlıklarını koruma, müşterilerini memnun etme ve bu zorlu dönemi minimum kayıpla atlatma amacıyla kurguladıkları planları hukuk filtresinden geçirmeye de özen göstermek durumundadır.
Kurumsal Yönetim uygulamaları ve kurumsal yönetimin özümsenmesinin Şirketlerin sürdürülebilirliğine etkisi tartışmasız olmakla birlikte Şirketler nezdinde etkin uygulamalar, finansmana erişime de olumlu etki etmekte; finansmana erişim de sürdürülebilirliği dolaylı olarak desteklemektedir.
6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK”) 367. maddesi uyarınca, anonim şirketlerde yönetim kurulu, hazırlayacağı ve yürürlüğe koyacağı bir iç yönerge ile şirketin yönetimine ilişkin birtakım yetkileri bazı yönetim kurulu üyelerine veya yönetim kurulu üyesi olmayan üçüncü kişilere devredebilmektedir.