Önerilen Aramalar

Rekabet Hukukunda Distribütörlük, Bayilik ve Franchise Sözleşmelerinde Muafiyet Şartları

27.09.2021

Tüm Makaleler
Ticari hayatta teşebbüslerin faaliyetlerini baskı altında olmaksızın serbesti ile gerçekleştirebilmesi, teşebbüslerin bulunduğu pazardaki varlığını koruyabilmesinin yanında son alıcı olan tüketicilerin adil fiyatlandırma ve kaliteli ürün dengesinde piyasaya sunulmuş son üründen faydalanabilmesi açısından da önem taşımaktadır.
Bu kapsamda, pazardaki rekabetin varlığı ve dengesinin korunması, teşebbüslerin varlığını koruyabilmeleri ve adil olarak diğer teşebbüslerle rekabet edebilmeleri için belirleyici unsur olmaktadır.

4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun (“Kanun”), yukarıda bahsedilen sebepler doğrultusunda rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin hakimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek amacıyla yürürlüğe girmiş ve bu kapsamda çeşitli düzenlemeler getirmiştir. Bu yazı ile, distribütörlük, bayilik ve franchise sözleşmelerinin, Rekabet Hukuku kapsamında yasaklanan faaliyetlere ilişkin muafiyetten faydalanma durumları ele alınmaktadır.

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun Uyarınca Yasaklanan Faaliyetler ve Muafiyet
Kanun, teşebbüsler arasındaki haksız rekabeti önlemek amacıyla 4. maddesinde, “Belirli bir mal veya hizmet piyasasında doğrudan veya dolaylı olarak rekabeti engelleme, bozma ya da kısıtlama amacını taşıyan veya bu etkiyi doğuran yahut doğurabilecek nitelikte olan teşebbüsler arası anlaşmalar, uyumlu eylemler ve teşebbüs birliklerinin bu tür karar ve eylemleri hukuka aykırı ve yasaktır.” düzenlemesini getirerek teşebbüslerin kendi aralarında yapacakları anlaşma ve işlemleri sınırlandırmıştır. Buna göre, sayılanlarla sınırlı olmamak üzere özellikle; mal veya hizmetlerin alım-satım şartlarının tespiti, piyasaların veya kaynak ve unsurlarının paylaşılması ya da kontrolü, mal veya hizmetlerin arz ya da talep miktarının kontrolü veya belirlenmesi, rakip teşebbüslerin faaliyetlerinin zorlaştırılması, kısıtlanması veya piyasa dışına çıkartılması veya piyasaya girişinin engellenmesi, münhasır bayilik hariç olmak üzere eşit durumdaki kişilere eşit davranılmaması, bir mal veya hizmetin alınmasının başka bir mal veya hizmetin alımına veya teşhirine bağlanması rekabeti sınırlaması sebebiyle yasaklanan faaliyetler kapsamında kabul edilmiştir.

Kanun’un 5. maddesinde teşebbüslerin hangi şartların varlığı halinde yukarıda açıklanan 4. madde kapsamındaki yasağa tabi olmayacağını düzenleyen “Muafiyet” düzenlemesi yer almaktadır. Ayrıca maddede bulunan “Kurul, birinci fıkrada gösterilen şartların gerçekleşmesi halinde, belirli konulardaki anlaşma türlerine bir grup olarak muafiyet tanınmasını sağlayan ve bunların şartlarını gösteren tebliğler çıkarabilir.” ibaresi uyarınca teşebbüslerin, grup muafiyetine ilişkin tebliğ kapsamına girmesi durumunda 1. fıkrada sayılan muafiyet şartlarına ilişkin değerlendirme yapılmaksızın grup muafiyetinden faydalanması ve Kanun’un 4. maddesinde belirlenen yasaklara tabi olmaması söz konusu olacaktır.

Özetle, kanun kapsamında muafiyetten faydalanabilmenin iki yolu bulunmaktadır. Öncelikle; Kurul tarafından çıkartılmış bulunan grup muafiyetine ilişkin tebliğler kapsamında “Grup Muafiyeti”nden faydalanılabilir. Grup muafiyeti kapsamına girilmesi söz konusu değilse her halde 5. maddenin 1. fıkrasında yer alan şartların oluşturduğu “Bireysel Muafiyet”ten faydalanılabilmesi söz konusu olabilecektir. Belirtmek gerekir ki, eğer ki bir teşebbüs grup muafiyeti kapsamına girmekle birlikte, buna ilişkin Tebliğ’deki şartları sağlamıyorsa, bu durumda ikincil olarak bireysel muafiyet şartlarını karşılamasına ilişkin değerlendirme yapılması gerekmekte, buna göre muafiyetten faydalanmasına ilişkin karar verilmelidir.

Bireysel Muafiyet
Bireysel muafiyet, yalnızca 4. maddeye aykırı anlaşma, uyumlu eylem ve kararlara ilişkindir. Gerek Türk gerekse Avrupa Rekabet Hukukunda hakim durumun kötüye kullanılması yasağına ilişkin herhangi bir muafiyet düzenlemesi öngörülmemiştir. Kanun’un 5. maddesi uyarınca, Rekabet Kurulu (“Kurul”), malların üretim veya dağıtımı ile hizmetlerin sunulmasında yeni gelişme ve iyileşmelerin ya da ekonomik veya teknik gelişmelerin sağlanması, tüketicinin bundan yarar sağlaması, ilgili piyasanın önemli bir bölümünde rekabetin ortadan kalkmaması veya rekabetin birinci ve ikinci sırada ifade edilen amaçları elde edilmesi için zorunlu olandan fazla sınırlanmaması şartlarının tamamının varlığı halinde, rekabete aykırı etki veya amaç taşıyan dağıtım anlaşmalarına bireysel muafiyet verilebilmektedir. Burada önemle belirtmek gerekir ki, bu şartların kümülatif olarak var olması gerekmektedir. Şartlardan yalnızca birisinin eksikliği dahi, muafiyetin verilmesini engelleyecektir.

Grup muafiyetleri ile bireysel muafiyet, kapsamları ve usulleri açısından farklıdır. Şöyle ki, bir anlaşma için bireysel muafiyet alınabilmesi için, Kanun’un 5. maddesi uyarınca bildirimde bulunulması gerekir. Grup muafiyetinde ise, anlaşma muafiyet şartlarını taşımaktaysa, tarafların bildirimde bulunmalarına gerek olmaksızın, anlaşma grup muafiyeti kapsamına girer.

Bireysel muafiyet, yalnızca muafiyet kararına konu anlaşma bakımından geçerli iken, grup muafiyetinde rekabet otoritesi benzer konulu birden çok anlaşmayı bir grup olarak rekabete aykırı kısıtlamalara ilişkin yasak kapsamından muaf tutabilir.

Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği
Distribütörlük, bayilik ve franchise sözleşmeleri dikey anlaşma niteliği taşımaları sebebiyle, 14.07.2002 tarihli 24815 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2002/2 Dikey Anlaşmalara İlişkin Grup Muafiyeti Tebliği (“Tebliğ”), kapsamına girmektedir. Tebliğ’in kapsam ve şartları konumuz açısından önem taşımaktadır. Yazımızda öncelikle Tebliğ’in kapsam ve şartları açıklanarak ilgili sözleşmeler tebliğ açısından incelenecektir. Motorlu taşıtlar, franchise sözleşmeleri gibi diğer bazı grup muafiyeti tebliğleri bu çalışmada incelenmemiştir.

Tebliğ, dikey anlaşmaların Kanun’un 4. maddesinin uygulanmasından grup olarak muaf tutulmasının koşullarını belirlemektedir. Ayrıca, Tebliğ’in uygulanmasına ilişkin yol göstermesi ve Tebliğ’e ilişkin soru işaretlerini gidermesi amacıyla Kurul tarafından 29.03.2018 kabul tarihli 18-09/179-RM(1) sayılı “Dikey Anlaşmalara İlişkin Kılavuz” (“Kılavuz”) yayımlanmıştır.

Tebliğ’in kapsamını belirleyen 2. maddesinde “Dikey Anlaşmalar”, “Üretim veya dağıtım zincirinin farklı seviyelerinde faaliyet gösteren iki ya da daha fazla teşebbüs arasında belirli mal veya hizmetlerin alımı, satımı veya yeniden satımı amacıyla yapılan anlaşmalar.” olarak tanımlanmıştır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere; distribütörlük, bayilik ve franchise sözleşmelerinin aynı pazarda sağlayıcı ile alıcı arasında yapılan sözleşmeler olması sebebiyle, bu sözleşmeler, Tebliğ kapsamında değerlendirilebileceklerdir.

Tebliğ’in uygulanabilmesi için aranan şartlardan biri ise sağlayıcının ve/veya tek alıcıya sağlama yükümlülüğü içeren anlaşmalarda alıcının pazar payının %40’ı aşmamasıdır. Bir başka deyişle, Tebliğ sözleşme taraflarının bulundukları pazarda hâkim durumda olmamasını aramıştır. Hâkim durumda olunması, pazar payının %40’ı aşması durumunda teşebbüs grup muafiyetinden faydalanamayacaktır. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz üzere anlaşma bireysel muafiyet şartlarını sağlaması durumunda halen muafiyetten faydalanabilir. Bu sebeple, ayrıca bireysel muafiyet şartlarının da değerlendirilmesi gerekmektedir.

Tebliğ’de ayrıca açıkça, sağlayıcının malların hem üreticisi hem dağıtıcısı olduğu ve alıcının da bu malların üreticisi değil dağıtıcısı olduğu sözleşmeler istisna olmak üzere, rakip teşebbüsler arasında yapılan anlaşmaların (başka bir ifade ile yatay sözleşmelerin) grup muafiyetinden yararlanamayacağı ve başka grup muafiyeti tebliği kapsamına giren anlaşmalara Tebliğ’in uygulanmayacağı düzenleme altına alınmıştır.

Kısaca özetlemek gerekirse, sözleşmelerin Tebliğ kapsamında kalabilmesi için, (i) dikey anlaşma olması, (ii) en fazla 5 yıl süreli bir sözleşme olması, (iii) sözleşmeye konu teşebbüslerin %40’lık pay sınırını aşmaması, (iv) istisna kapsamında kalmadığı sürece teşebbüslerin birbirlerine rakip olmaması ve (v) anlaşmaya ilişkin uygulanabilecek başka bir grup muafiyet tebliği bulunmaması gerekmektedir.

Anlaşmaları Grup Muafiyeti Kapsamı Dışına Çıkaran Sınırlamalar:
Tebliğin 4. maddesi uyarınca teşebbüsler arasında yeniden satış fiyatının belirlenmesi, bölge ve müşteri sınırlaması getirilmesi, seçici dağıtım sistemlerinin ve birleştirilebilen parçalara ilişkin sözleşmelerde sağlayıcının yedek parça satışının sınırlanması rekabeti doğrudan veya dolaylı olarak engelleme amacı taşıdığı kabul edilmiş, bunların ancak belli niteliklerin varlığı halinde muafiyet kapsamında değerlendirilmesi kabul edilmiştir.

Aşağıda, 4. maddede düzenlenmiş bulunan sınırlamalar; distribütörlük, bayilik ve franchise Sözleşmeleri açısından değerlendirilecektir.

Yeniden Satış Fiyatının Belirlenmesi
Tebliğ’in 4. maddesinin a bendi uyarınca, alıcının kendi satış fiyatının sağlayıcı tarafından belirlenmesi açıkça yasaklanmıştır. Ancak bendin devamında; “…Şu kadar ki; taraflardan herhangi birinin baskısı veya teşvik etmesi sonucu sabit veya asgari satış fiyatına dönüşmemesi koşuluyla, sağlayıcının azami satış fiyatını belirlemesi veya satış fiyatını tavsiye etmesi mümkündür.” demek suretiyle her ne kadar satış fiyatı belirlenemese de malın satılabileceği en yüksek fiyatın belirlenmesi veya satılması tavsiye edilen fiyatın yer alması mümkün kılınmıştır. Azami fiyat veya tavsiye fiyat belirlenmesi durumunda bunların azami veya tavsiye fiyat olduğunun malın üzerinde açıkça yer alması gerekmektedir.

Uygulamadaki önemi açısından belirtmek gerekir ki, Tebliğ uyarınca alıcının yeniden satış fiyatının belirlenmesi sadece doğrudan olarak değil, dolaylı yollardan da yasaktır. Şöyle ki; sağlayıcının distribütör veya bayi gibi alıcılarına tavsiye fiyat vermekle birlikte, alıcının bu tavsiye fiyata uymaksızın satış yapması halinde ürün tedarikini kesmesi, cezai şart öngörmesi veya alıcının tavsiye fiyata uyması halinde ek indirimler yapması gibi ek uygulamalar da dolaylı olarak alıcının yeniden satış fiyatını belirlemesi yönünde baskı oluşturduğundan yasak kapsamında kabul edilecek ve bu tip uygulamaların varlığı halinde muafiyetten faydalanılamayacaktır.

Yeniden satış fiyatının belirlenmesine ilişkin yapılan açıklamalar distribütörlük, bayilik ve franchise sözleşmelerinin tümü için geçerliliğini korumaktadır. Buna göre sağlayıcı, dikey anlaşma niteliğinde olan bu üç tip sözleşmenin hiçbirinde sağlamış olduğu ürünlerin distribütör, bayi veya franchise tarafından bunların alıcılarına yapılan satış fiyatını belirleyemeyecektir.

Bölge ve Müşteri Sınırlaması
Tebliğ’in 4. maddesinin b bendi uyarınca alıcının sözleşme konusu mal veya hizmetleri satacağı bölge veya müşterilere ilişkin kısıtlamalar getirilmesi yasaklanmıştır. Ancak sözleşmenin sınırlı sayıda belirtilen ve aşağıda açıklanan 4 istisna kapsamı dahilinde kalması halinde bölge ve müşteri sınırlaması getirilebilecektir.

i) Alıcının müşterilerince yapılacak satışları kapsamaması kaydıyla, sağlayıcı tarafından kendisine veya bir alıcıya tahsis edilmiş münhasır bir bölgeye ya da münhasır müşteri grubuna yapılacak aktif satışların kısıtlanması
Tebliğ bu istisnada aktif-pasif satış ayrımı yapmıştır. Buna göre, alıcının ancak aktif satışı kısıtlanabilecektir. “Aktif Satış”; alıcı tarafından doğrudan pazarlama yöntemleri kullanılarak yapılan satıştır. Buna göre, reklam panosu, el ilanı gibi alıcının aktif çabası sonucunda yapmayı amaçladığı satışlar istisna kapsamında sınırlanabilecektir. Ancak; alıcının aktif çabası olmaksızın, müşterinin kendi iradesiyle ürünü alması halini ifade eden “pasif satış”lar hiçbir şekilde sınırlandırılamamakta ve istisna kapsamında değerlendirilmemektedir. Pasif satışların en güncel örneği olarak internet satışları kabul edilebilir. Sağlayıcı hiçbir koşul altında, alıcının kendi internet sitesinde yapmış olduğu satışları kısıtlayamayacaktır. Ancak belirtmek gerekir ki; müşterilere mail yoluyla tanıtım, broşür gönderilmesi veya kampanya tanıtımı yapılması gibi durumlar alıcının aktif çabasını gösterdiğinden bunlar aktif satış olarak kabul edilmektedir.

Bu istisna kapsamında sağlayıcıya distribütörlerine Türkiye çapında bölgesel yetki verebilme ve aynı zamanda her birinin kendi bölgesini diğer distribütörlerinden koruma imkânı getirilmiştir. Aynı durum bayiler için de söz konusudur.

ii) Toptancı seviyesinde faaliyet gösteren alıcının son kullanıcılara yönelik satışlarının kısıtlanması
Bu istisna kapsamında alıcının toptancı olması halinde, sağlayıcı tarafından temin edilen malları son kullanıcılara satılması kısıtlanabilmektedir. Kılavuza göre, böyle bir kısıtlama getirilmesi dağıtım ağının etkinliğinin korunabilmesi ve mal ve hizmetlerin uç noktalarda eşit koşullarda tüketiciye sunulabilmesi bakımından gerekli görülmektedir.

iii) Bir seçici dağıtım sistemi üyelerinin yetkili olmayan dağıtıcılara satış yapmalarının kısıtlanması
Sağlayıcının anlaşma konusu mal veya hizmetleri sadece belirlemiş olduğu seçici dağıtım sistemi üyeleri tarafından satılmasına ve bu üyelerin de mal ve hizmetleri ancak sağlayıcı tarafından yetkili kılınmış dağıtıcılara satmasına karar vermesi bu istisna kapsamında mümkün kılınmıştır. Sağlayıcının marka imajını koruması ve kendi belirlemiş olduğu düzeyde hizmet verebilmesine imkân sağlanmaktadır. Özellikle “lüks marka” olarak kabul edilen markalarda bu tip kısıtlamaların uygulandığı görülmektedir. Herhalde, sağlayıcının yetkili dağıtıcıları tespit ederken objektif kriterlere göre bunları belirlemesi gerekmektedir.

iv) Birleştirilmek amacıyla tedarik edilen parçaların söz konusu olması halinde, alıcının bunları üretici konumundaki sağlayıcının rakiplerine satmasının kısıtlanması
Bu istisna kapsamında dikkat edilmesi gereken husus söz konusu tedarik edilen parçaların üretici konumundaki sağlayıcının rakiplerine satmasının sınırlanabileceğidir. Alıcının parçaları rakip olmayan teşebbüslere satması sınırlanamamaktadır.

Seçici Dağıtım Sistemleri
Tebliğ’de yer alan tanıma göre Seçici Dağıtım Sistemi; sağlayıcının, anlaşma konusu malları veya hizmetleri sadece belirlenmiş kriterlere dayanarak seçtiği dağıtıcılara doğrudan veya dolaylı olarak satmayı taahhüt ettiği, bu dağıtıcıların da söz konusu malları veya hizmetleri yetkilendirilmemiş dağıtıcılara satmamayı taahhüt ettiği bir dağıtım sistemi anlamına gelmektedir.

Önemle belirtmek gerekir ki; sağlayıcının seçici dağıtım sistemi oluşturmak üzere belirlemiş olduğu kriterler objektif ve somut nitelendirmeler içermeli ve şartları sağlayan her dağıtıcının sisteme üyeliğinin kabul edilmesi gerekmektedir, aksi halde kanuna uygun bir seçici dağıtım sisteminden söz etmek mümkün olmayacaktır.

Tebliğ’in 4. maddesinin c bendi uyarınca seçici dağıtım sisteminde, bir sistem üyesinin yetkili olmadığı yerde faaliyet göstermesinin yasaklanması hakkı saklı kalmak kaydıyla, perakende seviyesinde faaliyet gösteren sistem üyelerinin son kullanıcılara yapacakları aktif veya pasif satışların kısıtlanması ve d bendi uyarınca sistem üyelerinin kendi aralarındaki alım ve satımın engellenmesi yasaklanmıştır.

Bu yasak kapsamında seçici dağıtım sistemine üye olan alıcıların perakende düzeyinde faaliyet göstermesi durumunda, bölge sınırlaması öngörülmemiş olması halinde son kullanıcıya aktif veya pasif satış yapmaları sınırlanamayacak ve ayrıca üyelerin kendi aralarında yapmış olduğu alım satımlar da engellenemeyecek, bu sebeple sistem üyelerine ürünleri sağlayıcıdan alma zorunluluğu getirilemeyecektir.

Rekabet Etmeme Yükümlülüğü
Tebliğin 5. maddesinde sağlayıcı tarafından dağıtıcıya getirilebilecek “rekabet etmeme yükümlülüğü” düzenlenmiştir. Buna göre, dağıtıcıya getirilecek olan rekabet yasağının Tebliğ’den yararlanabilmesi için rekabet etmeme yükümlülüğünün belirsiz süreli olmaması ve 5 yılı aşmaması gerekmektedir. Bu noktada, beş yıldan az süreli olarak belirlenen ancak kendiliğinden yenilenecek olan sözleşmeler de belirsiz süreli olarak kabul edilerek Tebliğ’den yararlanamayacaklardır.

Tebliğ uyarınca, 5 yıldan uzun süreli yapılan rekabet etmeme yükümlülüğünün söz konusu olması durumunda rekabet etmemeye ilişkin maddenin sözleşmeden ayrıştırılabilir olması durumunda sözleşmenin kalanı ayakta kalacak ve rekabet etmeme süresi tebliğde belirtilen 5 yıllık süre ile sınırlı olarak kabul edilecektir. Şüphe yoktur ki; rekabet etmeme yükümlülüğünü doğrudan yasaklayan sözleşme hükümlerinin yanında dolaylı olarak rekabet etmeme zorunluluğu getiren sözleşme hükümleri ve fiili uygulamalar da yasak kapsamında kabul edilecektir.

Tebliğ tarafından belirlenen 5 yıllık süre sınırlamasının tek istisnası, alıcının sözleşmeye ilişkin faaliyetleri gösterirken kullanacağı tesisin tümüyle sağlayıcıya ait olması ve/veya sözleşmeyle ilişkisi bulunmayan 3. kişilerce sağlayıcıya tanınan bir ayni hak neticesinde kullanılıyor olmasıdır. Bu durumda, 5 yıllık süreyle bağlı olmaksızın tesisi kullandığı süre boyunca rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebilir.

Tebliğin 5. maddesinin b bendine göre, kural olarak taraflar arasındaki sözleşmenin sona erme tarihinden sonrası için alıcıya rekabet etmeme yükümlülüğü getirilemez. Ancak, sözleşme konusu mal ve/veya hizmetlerle ve alıcının faaliyette bulunduğu arazi ile sınırlı olmak üzere alıcıya devredilen know-how’ı korumak için zorunluluk teşkil etmesi durumunda sözleşmenin bitimini takiben 1 yıl süreyle sınırlı olmak üzere ve kamuya mal olmamış know-how’ın söz konusu olması halinde süresiz olarak rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebilecektir.

Bu istisnai düzenleme özellikle, sözleşmenin niteliği gereği alıcıya esaslı know-how bilgilerinin devredildiği franchise sözleşmeleri bakımından önem taşımaktadır. Zira franchise sözleşmelerinin temeli markaya ilişkin olarak mevcut bütün bilgilerin devredilmesi ve bu sınırlarla kalması şartıyla teşebbüsün faaliyetlerini gerçekleştirmesi esasına dayanır.

Rekabet etmeme yükümlülüğü bakımından getirilen son düzenleme ise seçici dağıtım sistemine ilişkindir. Kanun açısından seçici dağıtım sistemlerinin teşebbüsleri dışlamalarının önlenmesi amacıyla bu konuya dair rekabet etmeme yükümlülüğü özel olarak düzenlenmiştir. Buna göre; seçici dağıtım üyelerine, rakip sağlayıcıların ürünlerini satma yasağı getirilebilir ancak, rakip sağlayıcıların bazılarının ürünlerini satmaya ilişkin yasak getirilemez. Başka bir deyişle, üyelere getirilecek yasak ya rakip sağlayıcıların tümü için getirilecek, ya da hiçbiri için getirilemeyecektir.

Franchise Sözleşmeleri
Tebliğin 2. maddesi; “fikri hakların alıcıya devri veya alıcı tarafından kullanımıyla ilgili hükümler içeren dikey anlaşmalarda, söz konusu fikri hakların anlaşmanın asli konusunu oluşturan mal veya hizmetlerin alıcı veya alıcının müşterileri tarafından kullanımı, satımı veya yeniden satımı ile doğrudan ilgili olması ve bu fikri hakların devri veya kullanımının anlaşmanın esas amacını oluşturmaması kaydıyla, bu Tebliğde öngörülen grup muafiyetinden yararlanır.” hükmünü içermektedir. Bu hükümle birlikte, niteliği gereği fikri hakların ve know-how’ın devrini içeren ancak bu devri amaçlamayan franchise sözleşmeleri tebliğ kapsamında muafiyetten yararlanılabilecek sözleşmeler olarak kabul edilmiştir.

Önemle belirtmek gerekir ki; franchise sözleşmeleri de özel olarak düzenlenmediği sürece Tebliğ’de aranan ve yukarıda açıklanan genel şartlara tabi olacaklardır. Ancak, rekabet etmeme yükümlülüğü bölümünde ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, diğer dikey anlaşmalardan farklı olarak know-how devri söz konusu olmasından dolayı ayrı düzenlemeye tabi tutulmuş ve sözleşme süresini takiben 1 yıl veya kamuya açık olmayan know-how söz konusu olması durumunda süresiz olarak rekabet etmeme yükümlülüğü getirilebileceği düzenlenmiştir.

Ayrıca kılavuza göre; franchise alanın satın aldığı mal ve hizmetlerle ilgili olarak rekabet etmeme yükümlülüğü, bu yükümlülüğün franchise ağının ortak kimliğini ve prestijini korumak bakımından gerekli olduğu hallerde yasaklanan faaliyetler kapsamı dışındadır. Böyle bir durumda, rekabet etmeme şartının süresi de franchise anlaşmasının süresini aşmadığı taktirde Rekabet Hukuku kapsamında bir sorun yaratmayacaktır.

Sonuç
Ticari hayatta akdedilen bazı sözleşmeler doğaları gereği rekabetçi endişeler barındırmaktadırlar. Bu sözleşmelerin düzenlenme aşamasından itibaren muafiyet kapsamına girip girmeyeceği incelenmeli, sözleşmeler bu şartlara uyum sağlayacak şekilde hazırlanmalı ve bu minvalde, gerekirse muafiyet başvurusunda bulunularak teşebbüsler tarafından önlem alınmalıdır.

Kanun’un tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.
Tebliğ’in tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.
Kılavuz’un tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

İlgili Çalışma Alanları
Benzer Makaleler
Bu yazımızda yenilebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimini hukuki yönler başta olmak üzere bir çok açıdan ele aldık.
2023 yılında Rekabet Kurumu’na bildirilen işlemlere ilişkin olarak, Rekabet Kurumu (“Kurum”) Ekonomik Analiz ve Araştırma Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan 2023 yılı Birleşme ve Devralma Görünüm Raporu (“Rapor”), 5 Ocak 2024 tarihinde, Kurum’un internet sitesinde yayımlanmıştır.
Türk Rekabet Kurumu (“Kurum”) tarafından Birleşme ve Devralma rejimini diğer mehaz Avrupa Birliği (“AB”) hukuklarıyla yeknesak kılmak adına 1997/1 sayılı Rekabet Kurulu’ndan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ’i yürürlükten kaldırılarak
Türk Borçlar Hukuku ve Ticaret Hukukunda, konsinye satış şartı ve konsinye satış sözleşmesi diye anılan sözleşme türü açıkça düzenlenmemiş bir kavram olup sözleşme serbestisi kapsamında uygulama ve öğretide gelişmiş, yargı kararları ve ikincil hukuk kaynaklarında sıkça ifade bulmuş bir kavramdır.
İnternet, günümüzde enformasyon ve iletişim teknolojilerinde meydana gelen gelişmelerle birlikte, ekonomiye yön veren en önemli platformlardan biri haline gelmiştir.
Rusya ve Ukrayna arasında bir süredir gözlemlenmekte olan diplomatik gerginlik ve zıtlaşmaların yerini sıcak çatışma ve Rusya tarafından bazı Ukrayna topraklarının işgaline bırakması ile birlikte, Dünya ülkeleri bu duruma tepkiler göstererek Rusya’ya karşı çeşitli yaptırımlar uygulamaya başlamıştır.
2021 yılı, Türk Rekabet Hukuku bakımından birçok ilke imza atılan bir yıl oldu. Geçtiğimiz son 10 yıldaki gelişmelere kıyasla, 2021 yılında, sadece 1 yıl içinde, Türk Rekabet Hukuku uygulamasına, çeşitli içtihatlar ve mevzuat oluşumları aracılığıyla ciddi bir ivme kazandırıldı.
Türk Borçlar Kanununun en önemli düzenlemelerinden biri olan satış sözleşmelerinde üzerinde durulması gereken en önemli konu satışın yapılmasından sonra satılan üründe ayıp ortaya çıkması ve ayıp halinde alıcının hakları ile satıcının yükümlülüklerinin neler olduğudur. Bu yazımızda da özel olarak ayıp halinde tarafların hak ve yükümlülükleri ile bunlar için düzenlenmiş şekil şartlarından bahsedilmektedir.
İstem konusunun bölünebilir olduğu durumlarda tamamının değil, yalnızca belli bir kesiminin dava edilmesi halinde kısmi dava söz konusu olmaktadır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (“HMK”) 107. maddesinde yapılan düzenleme ile talep sonucunun belirlenemediği hallerde kısmi davaya nazaran daha kolay bir yol olan belirsiz alacak davası seçeneği getirilmiş, böylelikle alacaklıya, alacağının belirlenebilen kısmı üzerinden harç yatırarak açacağı dava kapsamında karşı tarafın iznine veya ıslah yoluna başvurmasına gerek olmadan talep sonucunu kesin olarak belirleme olağanı tanınmıştır.
Ticari hayatta teşebbüsler, faaliyet içerisinde bulunduğu diğer sektör oyuncularından olan alacaklarını tahsil etmek adına alacaklarını taşınmaz ipoteği ile teminat altına alma yöntemini sık sık tercih etmektedir.
“Takas Edilemez/Değiştirilemez Jetonlar’ın ("NFT"- Non-Fungible Token) kullanımının blok zincir teknolojisi ile yaratıcı fikri mülkiyeti birleştirmede kazandığı popülerlik günbegün artmaktadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın (“Bakanlık”) İş Yerlerinde Covid-19 Tedbirleri başlıklı duyurusu (“Duyuru”) 3 Eylül 2021 tarihinde Bakanlık internet adresinde yayımlanmıştır.
Yazımız kapsamında, En Çok Kayrılan Müşteri koşulunun tanımı ile ticaret hayatındaki temel fonksiyonu ve Türk Rekabet Hukuku kapsamındaki yeri değerlendirilecektir.
Bu makale İcra ve İflas Kanunu’nda Değişiklik Yapan Torba Kanu’nun ne getirdiğine değinmektedir.
2019 yılı Aralık ayından beri hayatımızda yer alan Koronavirüs (“Covid-19”) ile birlikte maskeli, sosyal mesafeli yaşam tarzı yeni normal haline geldi.
Avrupa ve Amerika’da yaklaşık kırk yıla yakın bir süredir uygulanan uyuşmazlık çözüm yöntemi olan arabuluculuk kurumu günümüzde ülkemizde de en sık kullanılan alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden birisidir.
Arabuluculuk Sonucunda Yapılan Milletlerarası Sulh Anlaşmaları Hakkında Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nun (“Singapur Konvansiyonu/Konvansiyon”) Onaylanması Hakkında Karar (“Karar”), 22 Nisan 2021 tarihli ve 31462 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Karar ile beraber, Konvansiyon’a ilişkin iç hukuk onay süreci tamamlanmış olup; Türkiye’nin onayı, 22 Ekim 2021 tarihine kadar Birleşmiş Milletler’in New York’ta bulunan merkezine tevdii edilecektir.
Abonelik Sözleşmesinden Kaynaklanan Para Alacaklarına İlişkin Takibin Başlatılması Usulü Hakkında Kanun (“Kanun”), 19 Aralık 2018 tarihli ve 30630 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Kanun uyarınca, arabuluculuk ile ilgili oldukça önemli düzenlemeler mevcuttur. 1 Ocak 2019 tarihi itibariyle yürürlüğe girecek olan düzenleme uyarınca konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat taleplerine ilişkin ticari davalarda arabuluculuk dava şartı haline getirilmiştir.
“Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara (“Karar”) İlişkin Tebliğ’de (Tebliğ No: 2008-32/34) (“Tebliğ”) Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Tebliğ No: 2018-32/51)” (“Değişiklik Tebliği”) 6 Ekim 2018 tarihli ve 30557 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak, yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Kaynağını İsviçre Federal İcra ve İflas Kanunu’ndan alan ve yürürlüğe girdiği 1932 yılından beri metninde birçok kez değişiklikler yapılan 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda Türkiye’de toplumsal ihtiyaçların değişmesi ve genel ekonomide meydana gelen gelişmeler sebebiyle, mali yönden güçlük yaşayan şirketlerin faaliyetlerinin devam etmesi bir başka deyişle iflas etmelerinin önüne geçilmesi amacıyla bazı kurtuluş çarelerine yer verilmişti. Bunlara örnek olarak “mal varlığının terki suretiyle konkordato”, “iflasın ertelenmesi” ve “uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırma” verilebilir. Her ne kadar kanunda birden fazla kurum yer alsa da, özellikle “iflasın ertelenmesi” dışındaki kurumların işleyişine ilişkin maddelerin süre ve usul bakımından uygulanmasında yaşanan zorluklar sebebiyle ticari anlamda güç durumda olan tacirler son yıllarda sadece “iflasın ertelenmesi” kurumuna başvurmakta idi. Bu kurum yıllar geçtikçe amacından sapmış ve erteleme talep eden tacirin mali durumunu iyileştirmekten çok, alacaklıların alacaklarına kavuşmasına engel olan ya da sürüncemede bırakan bir kurum haline gelmiştir.
Elektronik ticaretin günümüzdeki önemi tartışılmaz. E-ticaret hacminin gittikçe arttığı bugünlerde, e-ticaret işlemlerinde Rekabet Hukukunun da geliştiğini görüyoruz.
Çeşitli gelişmeler karşısında ülke ekonomisinin büyüme hızını arttırmak ve bu suretle kalkınmasını sağlamak için dünyadaki ekonomik ve politik riskler ile yakın coğrafyamızda yaşanan bölgesel olayların ekonomi üzerindeki muhtemel etkisini bertaraf etmek ve müteşebbislerin iş ve yatırım kararlarına daha sıhhatli bir şekilde odaklanmalarına imkan sağlamak, AR-GE faaliyetlerinin desteklenmesi ve ülkemize yönelik yatırımların arttırılması amacıyla, özel sektörün kamuya olan borç yükünün azaltılarak borçlara taksitle ödeme imkanları getirilmekte ve ihtilafların sulh yoluyla sonlandırılmasını ve vergi incelemesinde olan konuların dava yoluna gidilmeksizin çözümlenmesini sağlamak üzere çeşitli düzenlemeler yapılmaktadır.
Yüzyıllardır Aile Şirketlerinde sürdürülebilirliği sekteye uğratan faktörlerden başlıcası hissedarlar arası uyuşmazlıklar olmuştur. Aile büyüdükçe hissedarlık tabanının da genişlemesi, daha fazla hissedar ve daha fazla çatışan görüş ortaya çıkaracaktır. Genişleyen hissedarlık yapısı içerisinde hissedarlardan birisinin payını 3. kişiye devir suretiyle çıkış planı gibi iradi sebepler ya da hissedarlardan birisinin kaybı, boşanması veya payının cebri icra yolu ile alacaklı bir başka kurum ya da kişiye intikali neticesinde Şirketin kurumsal yapısı ile bağdaşmayabilecek hissedarların Şirkete girişinin önü açılabilecek; Şirket operasyonlarını etkileyebilecek kilit durumlar dahi ortaya çıkabilecektir. Şirketler nezdinde gerek iradi gerekse irade dışı pay devirlerine karşı getirilecek bazı sınırlamalar veya mevzuatın çok başvurulmayan bazı enstrümanları Aile Şirketlerinde hissedarlık yapısının korunması ve Şirketin sürdürülebilirliğe giden yolda ilerleyişini kolaylaştırmaktadır.
Son yıllarda en büyük şirketlerden küçük işletmelere kadar hedef ayırt etmeksizin giderek artan siber saldırıların global olarak yol açtığı zararların 2021 yılından itibaren yıllık 6 trilyon dolara çıkması beklenmektedir. İletişim, hizmet ve para akışının sanal ortama taşındığı dünyamızda hem özel sektör hem de kamu kurum ve kuruluşları için siber tehditler varlığını giderek daha fazla hissettirmektedir.
Mali Suçları Araştırma Kurulu (“MASAK”) tarafından hazırlanan Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları İçin Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Yükümlülüklere İlişkin Temel Esaslar (“Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları Rehberi”) 4 Mayıs 2021 tarihinde MASAK internet adresinde yayımlanmıştır.
İlk kez 2020 arifesinde rapor edilen ve 2020’nin ikinci çeyreğine girilmesiyle bir pandemiye dönüşen COVID19 toplumları her seviyede etkileyerek yaşam tarzlarını ve iş yapma süreçlerini sekteye uğrattı, zaman zaman askıya alınmasına sebep oldu, ya da hızlı bir değişime zorladı.
Tüm Dünyayı ve dolayısıyla da ülkemizi de etkisi altına alan ve özellikle de perakende, lojistik, sağlık, otomotiv, tekstil gibi sektörlerin işleyişinde ve sürekliliğinde aksamalara sebep olan COVID-19 salgınından en çok etkilenen sektörlerin başında perakende sektörü gelmektedir.
COVID-19 salgını çerçevesinde alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında icra ve iflas işlemleri yönünden de tedbir alınması gerekmiş, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun (“Kanun”) “II-FEVKALADE HALLERDE TATİL” üst başlığını taşıyan, “İcra takiplerinin durdurulması halleri” başlıklı 330. maddesindeki “Salgın hastalık, umumi bir musibet veya harb halinde Cumhurbaşkanı karariyle memleketin bir kısmında veya bazı iktisadi zümreler lehine muayyen bir müddet için icra takipleri durdurulabilir.”
Korona virüs, evrensel adıyla COVID-19 (“Korona virüs”), 2019 yılı Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görülmesinden bu yana hızlı yayılmasının önlenmesi amacıyla seyahat politikalarının gözden geçirmesi, üretim kesintileri, karantina uygulamaları, ülkesel olağanüstü hal kararları gibi tedbirler sebebiyle iş hayatını çok kısa zaman içerisinde olumsuz olarak etkilemiştir.
16.03.2020 tarihli yayınımızda da belirtmiş olduğumuz üzere Korona virüs evrensel adıyla COVID-19 (“Korona virüs”) salgınının en önemli izdüşümlerinden birisi işçi – işveren istihdam ilişkisinde kendisini göstermektedir.
Evrensel adıyla COVID-19 (“Koronavirüs”) olarak bilinen Koronavirüs’ün sebep olduğu salgın hastalık, 2019 yılı Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinde ilk kez görülmesinin ardından kısa bir zaman içerisinde tüm dünyayı hem sağlık hem de ekonomik anlamda etkisi altına almıştır.
Korona virüs salgınının global etkisi, küresel krize neden olabilecek nitelikteki çeşitli alan ve sektörlerde yarattığı olumsuz yansımalar, şirketlerin ticari anlaşmaları ve edimlerin ifası yönünden oldukça önemli sonuçlar doğurmaktadır.
COVID-19 (“Koronavirüs”), tüm dünyayı etkisi altına almaya devam etmektedir. Ticaret dünyasında covid-19 salgının olumsuz yansımalarını en derinden hisseden alanlardan birisi perakende sektörüdür.
Covid-19 Salgın sürecinde gerek işverenler gerek ise sağlık kuruluşları tarafından birtakım önlemler alınmakta olup pandemi ile mücadele edilmesi sebebiyle, özellikle sağlık verileri başta olmak üzere pek çok kişisel verinin işlenmesi zaruri hale gelmiştir.
Dünya Sağlık Örgütü (“DSÖ”) tarafından 11.03.2020 tarihinde “Pandemi (salgın)” olarak nitelendirilen Covid-19 virüsünün (“Koronavirüs”) işveren-çalışan ilişkilerini üst düzeyde etkilediği şu günlerde, her çalışan ve işverenin gündemine aldığı konulara dair değerlendirmelerimizi sıkça sorulan sorular formatında bu yazımızda paylaşıyoruz.
COVID-19 salgını sebebiyle alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında icra ve iflas hukuku işlemleri yönünden 2279 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile tedbirlerin usul hukukuna ve diğer uygulamalara etkileri bakımından ise 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 20.12.2009 tarihli 5941 sayılı Çek Kanunu’na Geçici 5. Madde eklenerek önemli yenilikler getirilmiştir.
COVID-19 salgını sebebiyle alınması gereken acil durum önlemleri kapsamında ülkemizin de içerisinde bulunduğu süreç sebebiyle birçok konu başlığı yönünden gerekli önlemler alınmış olmakla birlikte, çalışan ve işveren ilişkileri de alınan işbu önlemlerden etkilenmiştir.
Bilindiği üzere, sosyal medya konusundaki yasal düzenlemeler Türkiye’nin gündeminde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur.
Teknoloji hayatımızda gün geçtikçe daha büyük bir yer kaplamakta. Bu sayede, artık en basit günlük alışverişlerimizi bile internet üstünden sağlamaya başladığımız yadsınamaz bir gerçek haline geldi. Bu doğrultuda, erişilebilirlik, hız, çeşitlilik gibi kavramlar yaşantımızın daha da önemli bir parçası oldular.
Şirket hisselerin devrinde olduğu gibi ticari hayatın süregelen akışında gerçekleşen işlemlerde vergisel boyut oldukça önemli bir yere sahip olup ticari hayatta atılacak adımlar vergisel anlamdaki sonuçları ile değerlendirilmektedir. Şirket hisse devirlerinde ortaya çıkan kazancın vergisel sonucunu hissedar lehine çevirmek için mevzuat düzenlemeleri dikkatle incelenmeli ve atılacak adımlar buna göre belirlenmelidir.
Günümüzde tüketiciler, satın aldıkları araçlar ile ilgili olarak karşılaştıkları arızaların yetkili servisler tarafından giderilmesini istemektedirler. Ancak, yetkili servisler tarafından bu talepleri yerine getirilmediğinde Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunu’ndan doğan seçimlik haklarını kullanmak maksadıyla yasal yollara başvurmaktadırlar. Bu haklarından bir tanesi de aracın ayıpsız misliyle değişimi yani yenisiyle değiştirilmesidir. İşte tam bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, tüketicilerin her araç arızasında bu seçimlik haklarını kullanabilecekleri hatasına düştüklerini ve akabinde yargılama sonrasında hayal kırıklığına uğradıkları gözlemlenmiş olup, tüketicilerin bu haklarını hangi şartlar altında kullanabilecekleri ve aracın yenisi ile değişimine ilişkin hakkın kapsamına değinmek gerekmektedir.
Şirket kapanışı, bir şirketin tasfiye sürecine girmesiyle başlayıp Ticaret Sicilinden terkini ile son bulmaktadır. Tasfiye sürecine giren şirketler, birçok alanda farklı prosedürleri tamamlamakla yükümlü olup işbu Bilgi Notu şirketlerin tasfiye sürecinde Şirketler Hukuku ve İş Hukuku açısından göz önünde bulundurulması gereken hukuki risk ve unsurlara ilişkin olup genel bilgilendirme niteliğindedir. İşbu Bilgi Notu iki bölümden oluşmakla beraber ilk bölümde tasfiye süreci Şirketler Hukuku açısından, ikinci bölümde ise İş Hukuku açısından ele alınacaktır. Ayrıca, işbu Bilgi Notu’nun devamında “şirketin kapanmasına” ilişkin ifadeler hukuki olarak şirketin tasfiyesi olarak anlaşılmalıdır.
Taraflar, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini ifa etmemelerinin önüne geçmek amacıyla sözleşmeyle ceza koşulu kararlaştırılabilir. Sözleşmede kararlaştırılacak ceza koşuluyla taraflar, ortaya çıkacak riskleri en aza indirgemeyi ve ifa alacaklısının korunmasını amaçlamaktadır.
Son yıllarda artan ivmeli gelişimi ile perakende sektörünün lokomotifi haline gelen Alışveriş Merkezleri(“AVM”), ülkemiz ekonomisi içinde önemli bir rol oynamaktadır. Ülkemizde AVM’ler yakaladığı giriş sayısı ve harcama miktarları ile ölçümlenen büyüme oranlarıyla Avrupa sıralamalarının da üst basamaklarında yer almaktadır. Bu gelişime paralel olarak, ülkemizde Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlanabilmesi ve perakende sektörü ile AVM’lerin de yasal düzleminin yaratılabilmesi için özel hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Bu bağlamda öncelikle, 29.01.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6585 Sayılı Perakende Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun (“6585 sayılı Kanun”) ile perakende sektöründe genel hukuki bir çerçeve oluşturulmuş, ileride çıkarılacak yönetmeliklere ilişkin altyapı oluşturulmuştur.
“Koronavirüs (“Covid-19”) tüm dünyayı etkisi altına almaya devam ederken ticaret dünyasında salgının olumsuz yansımalarını en derinden hisseden alanlardan birisi olan perakende sektörü, Covid-19 sarmalında çalışanların sağlıklarını koruma, müşterilerini memnun etme ve bu zorlu dönemi minimum kayıpla atlatma amacıyla kurguladıkları planları hukuk filtresinden geçirmeye de özen göstermek durumundadır.
Kurumsal Yönetim uygulamaları ve kurumsal yönetimin özümsenmesinin Şirketlerin sürdürülebilirliğine etkisi tartışmasız olmakla birlikte Şirketler nezdinde etkin uygulamalar, finansmana erişime de olumlu etki etmekte; finansmana erişim de sürdürülebilirliği dolaylı olarak desteklemektedir.
6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (“TTK”) 367. maddesi uyarınca, anonim şirketlerde yönetim kurulu, hazırlayacağı ve yürürlüğe koyacağı bir iç yönerge ile şirketin yönetimine ilişkin birtakım yetkileri bazı yönetim kurulu üyelerine veya yönetim kurulu üyesi olmayan üçüncü kişilere devredebilmektedir.